Sunday, December 21, 2003
Devlet Degisime Neden Direniyor?
Levent Basturk
Artik inkar edilemez bir gercek olarak ortada ki, toplumun buyuk bir kesimi statukodan hosnut degil ve sistemde degisiklik talep ediyor. Degisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmamasi ve cesitli kesimlerin taleplerini digerlerinden farkli konularda dile getirmesi, degisim taleplerinin gercek boyutunun ne oldugunu olcmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla basla savunmaya kararli kesimlerin de inkar edemedigi gercek, artik deniz bitmis ve statuko tikanmistir. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir sekilde kendini hissettirmektedir. Ancak boyle bir ortamda guc sahipleri degisim taleplerine karsi hala belli zumreleri harekete gecirebiliyorsa, bu da son yuz yila hakim olan korku mentalitesinin an asiri irkci motiflerle somurulmesi ve bu somuru uzerinde belli hassasiyetlerin harekete gecirilmesi sonucudur. Ozellikle Imparatorlugun son ceyrek yuzyilinda, hiristiyan azinliklarin gerek bagimsizlik kazanma gerekse dis devletlerin kiskirtmalari sonucu ayaklanmalari ve onlari takip eden savaslar sonucu devletin devamli toprak kaybina ugramasi, Osmanli askeri-burokratik elitleri tarafindan kurulmus olan Turkiye Cumhuriyeti'inin kurulusunda ve devaminda pek cok alanda kendini hissettiren bir kabus islevi gormustur. Bu kabusun neticesi olarak, farklilik korkulan bir fenomen olarak algilanmis ve farkliliga sebebiyet verecek her turlu unsurun onune gecilmesi icin asamali olarak cesitli gayretler icerisinde olunmustur.
Farkliliklarin gecmek icin dusunulen en koklu care nufusun homojenlestirilmesine calisilmasidir. Bu cercevede ilk alinan tebdir, ulke topraklarinin gayri-muslim unsurlardan arindirilmak istenmesi olmustur. Yunanistan'la imzalanan mubadele anlasmasi bu amaca buyuk olcude hizmet etmistir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nufusu daha onceden Anadolu topraklarindan buyuk olcude uzaklastirilmisti). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karsi da bir Turklestirme politikasi izleyecektir. Gerek bu Turklestirme politikasinin sonucu gerekse Varlik Vergisi hadisesine varan gelismeler neticesinde Yahudi nufusun onemli bir kismi da Turkiye'den ayrilacak Israil'e, Guney Amerika'ya ve ABD'ye yerlesecektir.
Ancak farkliliklarin onune gecme sadece ulkenin gayri-Muslim nufustan arindirilmasi ile bitmemektedir. Musluman nufus da homojen bir yapi arzetmemektedir. Herseyden once Islam dininin pratigi acisindan musluman nufus bolunmus durumdadir. Radikal Batici reformlar gerceklestirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadrolari, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektasilik'i kendi kuracaklari yeni rejim icin bir guvence olarak gormekle beraber, bir yandan da onlarda asirlardir gelismis olan ekalliyet suurunu da bir tehlike unsuru olarak gormektedir. Bir yandan devletin benimseyecegi laiklik prensibi ile bu kesimlerin bir yerde cogunluga karsi korumaya alinmasi sonucu rejime bir destek saglanacagi hesabi yapilirken, ote yandan da Alevi ve Bektasi kimligini yasatan kurumsal yapilar olan tarikatlar (Sunni olanlariyla birlikte) yasaklanacaktir. Bu durum pek cok kesimce yeni rejim tarafindan Sunnilik'in Alevilik'e karsi imtiyazli kilindigi gibi algilanacaksa da, konuya biraz dikkatlice bir bakis aslinda hic de oyle olmadigini gostermektedir.
Devletin sanki Sunniler'in yaninda imis gibi gorunmesine yol acan husus, Diyanet Isleri Baskanligi (DIB)'nin kurulmasi ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi Islam'in kurallari cercevesinde faaliyet gosteren bir kurum gibi gorunmesidir. Ancak burada gozden kacirilan bir husus vardir: DIB, Sunni Islam'a hizmet eden bir kurum olmanin otesinde, onu kontrol altinda tutan ve ona yapilan mudaheleleri mesrulastiran bir kurum olarak islev gormesidir. Daha baska bir ifadeyle, DIB vasitasiyle devlet din islerini sivil toplumun insiyatifinden almis ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin mudahele alani icine sokmustur. Tarikat yapilanmalari (Alevi olanlari dahil) kendilerini yasal alanin disina cikararak, aslinda bu mudahelenin disinda kalma firsati bulmustur. Belli bir tarikat yapilanmasi icinde yer almiyan toplumun cok onemli bir cogunlugu, tamamen sivil topluma birakilmasi gereken din alaninda devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.
DIB'nin devlet burokrasisi icinde yapilandirilmasi aslinda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir duzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Turk kimligi insa etmek istemektedir. Bu kimligin ana unsuru Turkluk'un bir etnik kimlik olarak tanimlanmasi degildir. Aslinda Turkluk ilk basta Turkiye Cumhuriyeti vatandaslarina verilen ad olarak dusunulmustur. Bu kimligin asil tanimlayici ogesi onun sekuler karakteridir. Din bu kimligin ana tanimlayicisi olmaktan cikacak, Turkiye'de yasiyan insanlarin Turk diye anildigi Batili yeni bir ulus yaratilacaktir. Bu ilk etapta, etnik bir kokenden hareket ediyor gibi gorunmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kokenleri ile de bir uyum icerisinde olmustur. Iclerinden onemli bir kismi Balkanlar'daki degisik musluman etnik gruplara mensup olan bu insanlarin soven bir Turk milliyetciligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandigi sekuler homojenlestiricilik acisindan bu projeyi kabullenmeyen etnik kokeni ne olursa olsun herkese karsi bir ayrimcilik dayatmamasi mumkun degildi. Nitekim hem Kurt bolgelerinde hem Turk bolgelerinde cesitli baskaldirilar olmus ve bunlar zor kullanarak bastirilmistir. Olaya bu cerceveden bakildiginda, Cumhuriyet'in dayattigi yeni "Turk" kimligi, Turk kokenlilere karsi da icerisinde kacinilmaz baskicilik olusturmustur. Turk kimliginin ve milliyetciliginin sonraki donemlerde Cumhuriyet rejiminin kurgulama alani disindaki formulasyonlarinin rejim tarafindan kabul bulmamasi, sapik olarak degerlendirilmesi ve bunlarin da tehlike olarak addedilmesinin kokleri burada yatar.
Ilk basta etnik yonu agir basmamakla beraber, sonralari kurgulanmis yeni Turk kimliginin bir etnik mecraya sapmamasi imkansizdi. Bu imkansizligin ilk sebebi bu kimligin homojenlestirici vasfi, yani onun inkarciligidir. Turkiye'de Turk olandan baskasinin olmadigi iddiasi kacinilmaz olarak Turk olandan baskasinin reddine yol acmistir. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kurtler'e iliskin olarak kendini hissettirecektir. Cerkezler, Bosnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar acisindan durum daha farklidir. Bir yerde bu etnik zumreler kaybettiklerini dusundukleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmisler, bu cercevede de kendilerini kusatici bir Turk kimligi icerisinde degerlendirmede o kadar cok ciddi bir sorun gormemislerdir. Oysa Kurtler acisindan farkli bir durum vardir. Onlar bu topraklarin daha Turkler gelmeden once yerlisi idiler. Ayrica, butun merkezi devlet anlayisina ragmen Osmanli Devleti'nin Kurt bolgelerinde asiret yapisina dayali otonom bir idare seklini devam ettirmesi, devletle iliskilerinde Kurtler'de diger yukarida saydiklarimizdan farkli bir aidiyet duygusunun gelismesine yol acmis, daha once Osmanli zamaninda merkeziyetci reformlara karsi direnen Kurtler bu defa hem merkezi devlet yapisina, hem empoze edilen ve Kurtluk’lerini inkar eden bir kimlige karsi direnmelerine yol acmistir. Daha sonralari insa edilmek istenen kimlige tarihi kok bulma gayretleri (Gunes Dil Teorisi ve Turk Tarih Tezi) bu kimlik arayisini ister istemez etnik bir mecraya da cekecektir. Bunda 1930lu yillarda Avrupa'da esen irkcilik ruzgarlari da etkili olacaktir.
Bu arada bir husus gozden kacirilmamalidir: bu etnik kimlik esasinda Turk etnik kokeninden gelenlere karsi da ayrimcidir. Eger yeni kimligin sekuler karakteri kabullenilmemisse, Turk de Kurt kadar farkli ve tehlikeli olarak gorulmustur. O yuzden de "boluculuk" ve "irtica" basindan itibaren birlikte degerlendirilen ve de bazen ortusen tehlike unsurlaridir. Bir yerde Batili etno-sekuler kimlik bir ayrimciligin referans noktasini olusturmus, bu kimligi icsellestirmemis olan zumreler sistemden (ister egitimli olsunlar ister olmasinlar) soyutlanmak istenmis, onlarin oylari hor gorulmus, Hasso-Husso, ayagi carikli, takunyali, dagli, kravatli yobaz ve baska sifatlarla anilmislardir. Olan bir bakima kulturel bir temel uzerine insa edilen (siyasal guc, statu kazanimi ve iktisadi kazancla da pekisen) bir irk ayrimidir. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmis etno-sekuler Turk kimligini icsellestirmis "Beyaz Turk" zumreleri, diger yanda da bu kimligin disinda kalan "Zenci Turkler". Aslinda her iki zumre de etnik olarak homojen ogelerden olusmamakta. Onlari ayiran husus, dayatilan kurgulanmis kimligi kabul etmekle, onu kismen veya tamamen reddetmek...
Yukarida yazilanlardan yola cikarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmis etno-sekuler Turk kimligi ve milli guvenlik anlayisi Beyaz Turk elit mentalitesinin birbirinden ayri ele alinmasi imkansiz parcalaridir. Farkliliklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak gorulmemis, devletin kurucu ideolojisi disindaki ideolojiler de ya kusku ile karsilanmis ya da dusman gorulmustur. Bu yuzden ne liberalizm ne de komunizm hosgoruyle karsilanmistir. Her ikisi de farklilasmaya vesile olacak sebepler olarak gorulmus ve varlik gostermelerine musaade edilmemistir. Bu cerceveden yola cikarak, "Kemalizm demokrasiye bir gecis asamasidir" seklindeki gorusleri hakli gormek mumkun degildir. Yeni rejim aslinda varolmus ve pratige dokulmus bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacagini gormus ve onun onune gecmek istemistir. Bunu anlamak icin Birinci Meclis ornegine bakmak gerekmektedir.
Birinci Meclis'in Ikinci Grup'u, azinlikta olmasina ragmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymus ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini olusturan Birinci Grup'un pek cok milletvekilinin oylarini pek cok oylamada ikna gucu yuksek ve demokrasi referansli konusmalariyla etkilemeyi bilmistir. Bu deneyimin yaratmis oldugu rahatsizlik, bir sonraki secimlerde tamamen gudumlu bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmistir. Buna ragmen, Ikinci Meclis'te yeni bir muhalefet odagi ortaya cikacak (Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi); fakat o da bir vesile ile kapatilacaktir. Ikinci Mesrutiyet sonrasinda baslayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek cogalan her cesidinden sivil toplum yapilanmalari da yasaklanacak, dernek hayati bir kac CHP gudumundeki dernekle sinirlandirilacaktir.
1945'den bu zamana kadar tecrube ettigimiz cok partili hayata ragmen bu yapi pek o kadar bir degisiklik gostermemistir. Ortaya cikan sadece bir "hukumet-devlet ayrimi"dir. Devlet hukumetin kendi gudumunde gitmesini istemis, belli olcude gudumunden cikmasina konjoktur geregi hemen tepki gostermemisse de, uygun sartlar bir araya geldiginde gereken mudaheleler hic cekinilmeden yapilmistir. Sonuc ortada: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Su an AKP iktidari doneminde yasanan da bir yerde 1950'den beri yasanan hukumet-devlet ayrismasinin bir baska izdusumudur. Ancak, AKP'nin diger devrelerden farkli olarak avantaji, oldukca musait bir ic ve dis konjokturu yakalamis olmasidir. Ic konjoktur artik sistemin tikanmis olmasi ve icerdeki taleplerin artik bastirilamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetci manipulasyonlar bile, devlet elitine ancak gecici bir nefes aldirtmaktadir. Dis konjoktur ise kuresellesme, AB uyeligi ve ABD'nin yeni bolgesel duzenlemeleri tarafindan belirlenmekte ve tum bunlar iceride birtakim revizyonlari zorlamaktadir. AKP uygun bir ruzgar yakalamistir. Su an yapmasi gereken geminin rotasini dogru yone cevirmektir.
Wednesday, October 24, 2001
Turkey’s Splintered Islamic Movement at Crossroads
Turkey’s Splintered Islamic Movement at Crossroads*
by Levent Basturk
Introduction
After the Constitutional Court banned the Fazilet (Virtue) Party (FP) on June 22, 2001 on the grounds that the party became focal point of anti-secular activities, Recep Tayyip Erdogan, former popular mayor of Istanbul, and his friends founded the Justice and Development Party (Adalet ve Kalkinma Partisi = AK Party) in mid-August. 51 deputies joined the AK Party, 46 of them were deputies of the defunct FP. The AK Party became the fifth party in the parliament. The remaining former Fazilet deputies joined the Saadet (Felicity) Party (SP) led by Recai Kutan, caretaker leader of the defunct Fazilet. Thus the National Outlook Movement (NOM), led by Necmettin Erbakan for three decades divided into two major blocks. Although the SP will continue to follow Erbakan’s footsteps, the AK Party preferred to take part in politics as a conservative democrat party. According to the pools, it looks like that Erdogan’s AK Party will be able to get more votes from the former Refah/Fazilet voters than the SP can.
What Caused Division in Turkey’s Islamic Movement?
In order to understand the split within the NOM, we have to look at three broad categories outlined below:
The effect of changing social conditions on the NOM,
The Disapproval of Erbakan’s policies within the party during the Refah-led coalition government between July 1996 and June 1997 and the discontent within the FP as a result of Erbakan’s interventions into the party affairs against the will of the Fazilet deputies,
The differences in opinions among the FP deputies that came on the scene about what kind of political party should represent religious segments in politics.
All these issues are very broad issues to address in a short article. I will try to make some general explanations on each of them.
I-Changing Social Conditions and the NOM
One of the most important factors that have to be mention in this category is the changing constituency of the movement. The NOM, in the beginning, emerged as a party with the support of petty bourgeoisie (small merchants and industrialists) of provincial towns in Anatolia and Kurds of eastern and southeastern Anatolia who alienated from the system not only because of being Kurd but also devoutly religious. Although the movement’s constituency was not very educated in its early years, the movement had been led by the middle class professionals who remained loyal to cultural codes of their provincial town origins despite the education they got in secular higher educational institutions. The constituency of the movement has, however, rapidly changed during the late 1980s and early 1990s although the leadership stayed same. New entrepreneurs, industrialists, and professional middle class, which emerged among the newly urbanized sectors of big cities and rapidly developing provincial towns, new Muslim intelligentsia, the Kurds moved into big cities in the Western Turkey in addition to the ones living in the East and Southeast parts of the country, and the squatter town dwellers constituted the new support base of the NOM movement represented by the RP in political arena.
Secondly, the rigid ideological conflicts of the Cold War years were being replaced by the politics of identity and the search for justice. During the 1970s, the worldview of the NO movement was heavily influenced by the rigid ideological conflict between the rightist and the leftist movements of that period, and Islamism presented itself as the third party in the severe confrontation between the two. The common characteristic of all these three ideological formations was to look at the world from a confrontational logic and see the world as an arena of conflict between the right and wrong. Pluralism, diversity, and difference were not in the vocabulary of that period. During the 1990s, the identity politics has risen and replaced the ideological cleavages of the Cold War period. Indeed, Refah could correctly be able to read these changes and felt the need to be more inclusive and representative toward new cultural and social cleavages within the society. Thus, Refah became both a platform of Islamic activism and a platform for those who demanded reforms in the system. Nevertheless, Refah failed in doing two things, which opened the way for the split of the movement in future:
First, The RP failed to develop a pluralist discourse, program, and policy to accommodate these competing interests without confronting the political system. Second, despite the party’s success and capability in mobilizing diverse social groups for its cause, its leadership remained reluctant to develop channels of participation in the administration and decision making process for its popular support base. As a result, the RP began to carry the seeds of conflict between the competing poles such as democrats versus authoritarians, reformists versus conservatives, modernists versus traditionalists, and supporters of participation versus supporters of rigid hierarchy.
II- Disapproval of and Discontent with Erbakan’s Policies
The dissatisfaction with Erbakan’s policies within the Refah Party started with the establishment of the coalition government with the True Path Party (TPP) of Tansu Ciller, who described herself during her election campaigns as a barrier in front of radical Islam represented by Refah in political arena. In order to establish and continue this coalition government, the RP had to vote in the Parliament against the Refah-introduced corruption charges accusing Ciller and demanding parliamentary investigation. In the eyes of some Refah parliamentarians and supporters, this coalition was established on morally wrong grounds. The dissatisfaction within the party increased during the tension between the Refah-led government and the military. According to many Refah deputies and supporters, Erbakan bowed to military in order to stay in power and accepted their demands that were totally objectionable by the Refah’s constituency. Despite that, his government was ousted from the power and he and his party were banned from politics by the Constitutional Court. Although the FP, founded after the closure of Refah, emerged with a claim that it was a new and different party, it could not be very convincing because of Erbakan’s constant interventions into the party’s affairs despite the ban on him. According to his critics in the party, his interventions gave the public opinion an image that it was managed by a remote control. Especially, reformists did not like Erbakan’s use of the party to remove his political ban in return for supporting agendas of other groups or parties in the parliament. They kept Erbakan responsible for the unexpectedly low election results in 1999. The differences of opinion within the party aggravated within time and ended up with the elimination of all reformist parliamentarians from the party’s administration. The division within the party became clear when Abdullah Gul challenged Recai Kutan in the first party convention as a candidate for the party leadership. Although reformists lost the election in the convention, the unexpected support they got from the delegates encouraged them to establish their party in future if they would not be able to change the FP from inside.
III-The Differences in Opinions
The military intervention into politics during Erbakan’s premiership did not end with ousting Erbakan from power in June 1997. Indeed, it turned to be a secularist crusade against Islamic oriented segments, even including the groups which have never supported the NOM, and continued until today. This intervention is called as the "28 February Process," named after the date of the ultimatum that the military presented Erbakan. In this ultimatum, the military demanded the closure of the middle section of religious schools, re-regulation of Qur’anic courses, monitoring financial and economic activities of religious segments, tightening control on religious brotherhoods, and a crackdown on Islamic dress. During the 28 February Process, the legal system was being politicized by issuing arbitrary prison terms and closing political parties. The military officers and academicians were dismissed from their positions on the grounds of being religious and many female students were denied the right to education because of the ban over headscarf. . In addition to these restrictions, a psychological war has been conducted over religious segments throughout the media. Under these circumstances, many deputies and supporters of the NOM, Islamic oriented intellectuals, and various Islamic formations began to think that an Islamist politics, at least in the short run, would continue to produce more problems for religious segments. Instead, the idea that Muslims would enjoy most of the rights they want to have in a truly democratic society became popular. In a sense, this was also a search for reconciliation between Islam and democracy. Moreover, the reformists thought that having a democratic agenda would eliminate obstacle in front of them both inside and international arena.
Why Recep Tayyip Erdogan?
Although what we said above explains the roots of the split within the party, it does not tell us specifically why Erdogan emerged as the leader of the reformists. These are the several factors that led to emergence of Erdogan as a charismatic leader:
Erdogan could be able to gain the favor of the RP/FP supporters long before he became the mayor of Istanbul due to his independent character and organizational abilities. Erdogan could be able to dictate himself as mayor candidate in Istanbul despite Erbakan’s objections before the 1994 local elections. As a man of organization, he restructured the Istanbul branch of the party and developed new approaches and strategies to gain more voters from all segments of the society in order to win the municipality elections.
His successful and effective mobilization of the party’s women supporters in his election campaign had changed the perceptions and stereotypes in the public about Islamist women.
He had very successful term as mayor of Istanbul, the most populated city in Turkey with a lot of infrastructure problems, although he took over a municipality with a big debt burden due to excessive corruption during the reign of previous mayor. The key was his excellent performance as a team organizer who could chose right person for the right job.
Erdogan has become a role model, symbol of ambition, and protest for the excluded and marginal segments of the society, with whom he shared similar sociological background. Although Erdogan, coming from a poor family environment and neighborhood, was one of those who benefited from the country’s modernization and economically moved to middle class. Nevertheless, because of his political and cultural perspective, he was still one of the excluded and marginal in the social stratification pyramid. Erdogan acted as the representative of the excluded and marginal social segments both during his election campaign and during his term as mayor while he was being ridiculed by the media as being lumpen and non-urbanized due to his social background.
The newly emerged religious-oriented professionals, intellectuals, businessmen, and industrialists became the motivating forces behind Erdogan. Although these segments try to improve their living standards in accordance with middle class consumption habits, at the cognitive level, they share cultural values of and norms of provincial masses and newcomers to the city. On the other hand, they prefer a liberal approach in economy and politics. They believe that pluralist democracy and free market economy will shake the foundations of state-centered authoritarian political system and, thus, end the oligarchy of military and civil bureaucracy, hard core secularist media, politicians of the center, and the Istanbul bourgeoisie. Leaned towards the RP in the past, they were not very satisfied with certain authoritarian aspects of the Refah’s economic and political vision. Most of them belong to the same generation with Erdogan and they saw themselves in Erdogan’s dynamism and ambitiousness. By challenging Erbakan, Erdogan had shown that he went beyond "culture of allegiance-obedience" prevailing in the NOM. Currently, by carrying his challenge to overall political arena, Erdogan emerged as a political representative of the new middle classes’ demands for liberation.
Prospects for Erdogan in Turkish Politics
The reformists, as a splintered group from the NOM, were aware that they must be recognized by national and international centers of power in order to survive in politics. The overthrown of the Erbakan-led government and the ban on the Refah were results of concerted efforts of both centers of power. Although Europe and the US did not allow an overt military coup against the Refah-led government, they did not object the military’s pressure over it. The reformists also got the impression that the US would positively look at a political party that seeks reconciliation between Islam and democracy although it would not approve an Islamist political agenda through the channels of communication they established with the US policy makers. The full-pledged support of the American Consul to Erdogan when he was given the 10-months prison sentence because of a speech he delivered was an early indication of the positive view the Americans had about the reformist wing.
Before the establishment of the AK Party, both Erdogan and Gul had some contacts with certain US officials. As a result, both sides came to a mutual understanding about each other. However, it is still possible to say that the US will remain cautious about the AK Party. On the other side, the US saw a golden opportunity in the new political formation for two reasons. First, for Americans, keeping the doors closed to Erdogan, the only popular figure in the country at this moment, would extent the political and economic chaos and instability in a strategically very important country. Second, for the certain segments among the US policy makers, a compromise between Islam and democracy would bring political stability to Muslim world and might reduce the tensions between Western and Muslim cultures. In achieving such a compromise between Islam and democracy, Turkey and Turkish Islamic movements have the greatest potential in comparison to other parts of the world.
For the reformists, the approval of the state elite was the most critical factor. Nevertheless, they were not completely without the leverage vis-a-vis the state. The lethargy of the political system would bring the state elite into a negotiation table with the reformists. The most important condition by the state elite was that the new party should not resemble the Refah or Fazilet Party of the past. In order to prove that, having a political agenda approved by the state would not be enough in a country where Islamists have always been accused of hiding their real intentions (takiyye). There is no doubt that there were some contacts between reformists and the military. Despite the fact that he was politically banned from politics, Erdogan’s visits to Anatolian towns for political reasons were signs of the tolerance towards him. Even the media was portraying a relatively positive image of the reformists in the FP. Obviously; Erdogan was given a conditional green light. In the beginning, the reasoning behind this was that after the split, none of new parties emerged out of Fazilet might not be able to get 10 percent of votes, the electoral threshold to have seats in the parliament. Nevertheless, when it became clear that Erdogan could be able get up to 30 percent of votes, which allows a political party to come to power alone, the media began to call Erdogan to prove that he left his Islamist past behind and became a real democrat. This media campaign aimed at two things in the beginning: First, the media, the mouthpiece of the regime, was warning Erdogan and his friends that they could not continue to go on their ways without coming to an agreement with the system. Second, the campaign aimed at creating suspicions around Erdogan in order to discourage voters of other parties to vote for him and his party.
For the state elite, who did not prevent the Court of Constitution from making a decision that removed the ban over Erdogan, the names of founding members and members of party’s central decision making committee were more important than the political message the reformists were trying to give. At this point, AK Party failed to convince the state elite. In addition to 6 women founding members with headscarf, most of the decisions making committee and founding members were the former Refah/Fazilet members. Then, the media campaign against Erdogan changed its shape and style from questioning his sincerity in his new orientation to an assault on Erdogan and his party. Even a columnist went too far by saying that the march of the periphery’s people toward power must be stopped. This was a call to the center of the power to act to protect the country from non-urbanized, uncivilized, anti-Western social forces (!) before it would be too late to do so. As a part of this campaign, the private Kanal D television aired videotapes of the speeches Erdogan made in 1992, in which he said "you cannot be secular and be Muslim at the same time." After the broadcasting of the videotape, a prosecutor launched an investigation into whether Erdogan should be prosecuted for insulting the state in according to the article 159 of the Turkish Penal Code, which demands prison term up to 6 years.
Moreover, chief prosecutor Sabih Kanadoglu asked the Court of Constitution to remove Erdogan from the leadership of the AK Party. He also demanded that 6 female founding members of the party who wear hijab should be barred from party membership. On August 30, the Office of the Joint Staff did not invite Erdogan to the reception held due to the Victory Day celebrations although the Office even invited leader of a part that does not have any seats in the parliament.
The most recent campaigns of lynch against Erdogan attempted to damage his reputation as an honest politician. Following media speculations about how Erdogan favored certain companies in biddings of the municipality, the Istanbul police department detained former municipality bureaucrats of Erdogan era and representatives of the Albayraklar holding company. The police tortured some of the detainees and forced them to testify against Erdogan. During these raids, when the police could not find one representative of the Albayraklar at home, they took his wife and three children (all of them are under 12) as hostages. The common conviction is that Mesut Yilmaz, the deputy Prime Minister and leader of the Motherland Party masterminded this operation. Yilmaz’s party is a partner of the three-party coalition government and holds the post of the Ministry of Interior. The Dogan Media group, favored by Yilmaz in many government biddings, served as the propaganda machine of Yilmaz with the hope that the eradication of Erdogan from politics might help the Motherland Party to protect its votes.
At this moment, the near future does not look very promising for both reformist and conservative wings of Islamic movement. The Saadet Party led by Recai Kutan and under Erbakan’s surveillance, does not look like that it would be able to pass 10 per cent threshold even if the Erdogan’s party will be prevented from participating elections. The party’s poor performance within last four years even alienated some of the most loyal party supporters. The AK Party did not satisfy the ruling elite because the NOM was heavily represented in it. Although the party could be able to continue, Erdogan would possibly be prevented from continuing his political life. Without Erdogan, a charismatic and popular figure, the AK Party is not expected to perform very well. The common opinion is that Erdogan can only survive if he makes an alliance with another center right party or formation approved by the state. Otherwise chances for Erdogan are very slim. Even the international conjuncture began to work against Erdogan due to recent attacks on the World Trade Center and the Pentagon. During the time when the Pentagon gained the upper hand in the US policy making process, the US would not want to alienate the Turkish military for the sake of Erdogan, who may hesitate to bow to the American demands in many occasions.
* This is one of my old writings (2001) appeared on Media Monitors Network, a daily online newsletter. I re-posted here without revising and updating its content.
Source:
© 2001 Levent Basturk
Copyright © 2001 Media Monitors Network. All rights reserved.
Wednesday, July 21, 1999
THE NATIONAL OUTLOOK MOVEMENT
THE NATIONAL OUTLOOK MOVEMENT*
By Levent Basturk
Historical Background
Until 1946, the Republic of Turkey, established in 1923 under the leadership of the Western oriented elite, was being ruled under an authoritarian regime, in which one political party, the People’s Republican Party (RPP) was dominating the politics. From 1946 to the late 1960s, religious segments in Turkey preferred to vote for central right political parties rather than having their own party. As early as 1966, some Islamic oriented members of parliament from the ruling Justice Party (JP) and the New Turkey Party began to advocate the formation of a new political party. They were thinking that central right parties looked at religious segments as an element to gain more votes. On the other side, religious segments could not get a fair representation within these parties. Necmettin Erbakan, a professor of mechanical engineering became the leader of this group of parliamentarians although he was not a member of the Parliament.
Erbakan and his team initially planned to gain more power within the ruling JP and the Union of Chambers, instead of starting a political party. In 1968, Erbakan was elected to the leadership of the Union of Chambers with the support of small merchants and middle income businessmen. During his chairmanship, he became a target of big businessmen and industrialists whom he labeled as "comprador-mason minority that try to make the Union of Chambers work as their tool." As a result, with the pressure of the Istanbul and Izmir Chambers of Commerce, the Ministry of Commerce removed Erbakan from his position.
Erbakan and some of his friends wanted to participate into the elections of 1969 from the JP list. Nevertheless, Suleyman Demirel, the JP leader and the present President of Turkey, vetoed Erbakan’s candidacy. Because it was too late to establish a new party to participate into elections of 1969, Erbakan and his friends organized a movement called the "Movement of Independents" and run in the elections as independent candidates. Among them, Erbakan was the only one elected as the member of the Parliament.
After failed attempts to be organized within the Union of Chambers and the JP, Erbakan and his friends established the National Order Party (NOP) on January 26, 1970. Then two members of the parliament resigned from the JP and participated to the NOP. Thus, the NOP had three seats in the new parliament. Among the 18 founding members, lawyers and engineers constituted the majority.
The NOP was the first serious attempt of Islamic oriented segments to establish their own party through their educated elite who thought that Islamic identity should be represented in the Parliament as independent from other interests. The NOP took its place in the Turkish party politics as a movement that transformed religious identity into a political identity in a multi-party political environment. The NOP never had a chance to participate into elections. It was banned on May 20, 1971 by the Constitutional Court, following the military intervention of March 12, 1971, on the grounds that the Party’s program and goals violated some provisions of the Law of Political Parties forbidding the use of religion for political purposes, defending of secular character of the state and refusing establishment of any political party based upon religious principles.
In the NOP’s place, the National Salvation Party (NSP) was founded on October 11, 1972 under the leadership of Suleyman Arif Emre. On May 16, 1973, Erbakan officially became the leader of the NSP and led the Party’s election campaign for the 1973 elections.
The NSP participated in two general elections. In 1973, it gained 11.8 percent of total valid votes casted and forty-eight seats out of 450 in the National Assembly. In 1977, it received only 8.6 percent of votes and twenty-four seats. In both elections, the NSP emerged as the third largest party in terms of the size of parliamentary delegation and took part in three coalition governments between 1973 and 1980. The NSP was suppressed following the military takeover of September 12, 1980 by a decree of the National Security Council.
Although the NSP (and NOP) appealed all religious segments of all different social groups, its image in the beginning was that of a movement that brought together peripheral middle class (Anatolian small merchants and industrialists) and middle class professionals who had secular educational background and small town origin. The NOP and NSP also emerged as a political organization that had support of the Naqshibandi brotherhood and the Risale-Nur movement founded by Said Nursi.
After military junta allowed the establishment of political parties, the Welfare Party (WP) was established on July 19, 1983 as a continuation of the NOP-NSP line of politics. The WP was not able to participate into the general elections of 1983 because of vetoes on the names given to the Ministry of Interior as the founding members of the party. Ahmet Tekdal led the WP from 1983 to 1987. During this period, the WP participated into the local elections of 1984 and partial parliamentary elections of 1986. In these elections, the WP could only get 4.4 percent and 5.0 percent respectively.
After the referendum that removed the ban over political leaders of the pre-1980 period, Necmettin Erbakan took over the WP’s leadership. Erbakan led his party in the 1987 early elections. In these elections, the WP gained 7.16 percent of votes, but could not get any seats because of the 10 percent national threshold.
The local elections of 26 March 1989 were the starting point in the rise of the WP during the 1990s. The WP gained 9.0 percent of votes and the WP candidates became mayors in some city centers. The WP participated into October 20, 1991 general elections by making an alliance with two small parties and gained 16.2 percent of total votes. From 1991 to 1995, the WP was represented into parliament with forty parliamentarians. The WP’s good election performance continued in the 1994 local elections and 1995 general elections. In March 1994 local elections, the WP gained 19 percent of votes and more mayoral positions than other parties in city centers. In the December 1995 elections, the WP emerged as the strongest party with 21.3 percent of total votes and 158 seats in the parliament. On June 28,1996, the WP was able to form a coalition government with the True Path Party (TPP). For the first time in its history, an Islamist Prime Minister began to lead the most secularist country of the Muslim World, the Republic of Turkey. However, yielding to the pressures by the military, the WP-led coalition government resigned on June 18, 1997. Moreover, the WP, accused of being a focal point of anti-secular activities, and its leader Necmettin Erbakan was banned from the politics with the decision of the Court of Constitution on January 16, 1998.
The Virtue Party (VP) was established to take the place of the WP on December 17, 1997. Under the leadership of Recai Kutan, The VP participated into the local and general elections of April 18, 1999 and showed a decrease of 5.9 percent in votes over the WP vote in 1995 by gaining 14.4 percent of total votes. Its performance in local elections was slightly better than the parliamentary elections. Despite the decline in its votes, the VP is the third biggest party in the Turkish parliament.
The Vision, Goal, and Strategy of the National Outlook Movement
The most important accomplishment of the movement was its ability to become a mechanism that carried demands of religious segments into the public realm in a country where religion and religious segments were suppressed since the 1920s.
The political vision of the NOP-NSP-WP line of politics was called National Outlook (Milli Gorus) which was built upon a particular reading of Muslim history and Western influence in the world. According to the National Outlook, the Muslim World has experienced a moral and material decline for several centuries although it used to be more advanced than the West in administrative, military, scientific, and technical fields. The basic source of this greatness was the moral and spiritual strength derived from the nation’s faith (iman). The present backwardness of Turkey in every realm was caused by the blind imitation of Western values and inappropriate Western technology by the Western oriented elite who made the country a satellite to the West. In order to create a glorious future again, Turkey must realize the right and consistent blending and synthesis of moral-spiritual and material development. In order to realize that, the Turks must embrace moral and spiritual (Islamic) consciousness with a distinguished historical mission in order to be a great power again like what the Ottoman Empire used to be. In other words, the National Outlook, which represents truth (haqq), provided an outline in order to return to origins of the nation and to build a new civilization as an alternative to materialistic Western worldviews, which have always represented false (batil).
The National Outlook promised the realization of moral-spiritual and material development based upon these principles:
1) brotherhood of all citizens of the country;
2) the fusion of the nation and the state;
3) the freedom of thought and belief to provide supremacy of the morality and spirituality;
4) planned process of moral and material progress;
5) the establishment of the Just Order (Adil Duzen) as an economic and political model;
6) fast and steady national development;
7) prosperity for everyone and the abolition of interest;
8) realization of heavy industrialization;
9) development with internal sources rather than with foreign borrowing;
10) National Defense Industry and foreign policy with honor;cooperation among Muslim nations;
11) not a satellite Turkey, but a morally and materially developed greater Turkey again.
Relationship with Muslim nations occupies an important part of the National Outlook. Erbakan emphasized on five great steps toward realizing cooperation between Muslim countries:
1) establishment of the Organization of Muslim United Nations to end the Zionist conspiracy against the Muslims;
2) establishment of the Muslim Defense Organization;
3) Formation of a Muslim Common Market;
4) common currency among Muslim nations;
5) establishment of Muslim countries’ Organization of Cultural Cooperation.
When these five steps are realized, Muslim countries will achieve the capacity to resist against imperialism and Zionism. In contrast to the Westerners, founded on an order of oppression, which regards the power superior, Muslims must achieve mentioned goals above to establish the Just Order, or the Order of happiness (saadet), which regards the Truth superior. Under these circunstances, the task for Turkey in a changing world is to have the leadership of the Just Order against imperialism and Zionism.
It is obvious that an Ottomanist approach prevails in Erbakan’s foreign policy outlook. To him, Turkey will be the leader of this mission because geographical, historical, and developmental level between Muslim nations requires this leadership. In this context, Erbakan’s view can be interpreted as the creation of the Pax-Ottomana. In addition to the Ottomanism, as noticed in the brief summary above, Third Worldism (economic and political nationalism), developmentalism (modernism), and religious revivalism (Islamism) are three major elements of the National Outlook.
Although the NOP, NSP, and WP presented continuity, the VP’s vision differs from its predecessors. The VP tries to present an image of a liberal, democratic, and conservative party that wants to reform political system by expanding the realm of political freedoms. Anti-imperialist and Pan-Islamist rhetoric of the National Outlook was replaced with the one that supports cooperation with the West, encourages the membership into the European Union, and satisfies with the friendly relations with the Muslim World. There is no doubt that this stance of the VP was mostly affected by their fear of being closed down like its predecessors. On the other side, the recent influence of liberal democratic ideas on religious segments, especially among intellectuals, should not be ignored as a contributing factor in the political vision the VP presents.
In order to achieve its political goals, the National Outlook movement has always preferred to act within the boundaries of law and political system. Therefore, it developed a strategy formulated in terms of preparation for the coming elections. Its main goal has been to come to power through democratic elections and re-structure political system from within. Although the leadership of the National Outlook did not hide their admiration of the Iranian Revolution, they did not opt for a revolutionary change. Since their strategy was formulated on winning the elections, they emphasized on two things:
a) mobilization of all registered party members, and
b) gaining some more members. Since such a strategy required a dynamic organization, a nationwide grass-roots party organization was established to provide this dynamism.
Accomplishments and Shortcomings of the Movement
The most important accomplishment of the National Outlook Movement was its ability to become a mechanism that carried demands of religious segments into the public realm in a country where religion and religious segments were suppressed since the 1920s. With the emergence of the movement in the Turkish political arena, the Muslim identity also gained a political identity. Moreover, it became a connection and channel of information between Muslims in Turkey and other parts of the world. The ignorance among the Turkish Muslims about Muslims of other countries, caused by the Republican policies, largely disappeared as a result of the influence of the
National Outlook movement.
Second, within three decades, the movement has been transformed from being a small political party to a mass political party that became one of the major political force in the country.
Third, it was able to bring different social and cultural forces together with its emphasis on Muslim brotherhood. Despite all pressures, the VP, as the last political organization of the National Outlook Movement, is still the only political force capable of representing all suppressed and repressed social and cultural elements in the society if right decisions are made.
Fourth, the party gained the appreciation of the people with its honest, efficient, and productive services in local governments in many different areas.
Fifth, during its eleven months in the government, the party was successful to implement some economic policies which ended up reducing the level of inflation, increasing the income level of civil servants and workers, and creating alternative sources for revenue.
Sixth, with the D-8 project, which brought Turkey, Iran, Malaysia, Indonesia, Pakistan, Bangladesh, Nigeria, and Egypt together, Erbakan had shown that alternative formations are possible for Muslim countries in the international political and economic affairs.
Like every political movement, the National Outlook movement is not exempted from any shortcomings.
The most major shortcoming of the National Outlook Movement was the gap between the puritanist-moralist rhetoric of the movement and its political realism in its actions. The leaders of the movement have always been subjects of criticism due to this gap. Especially, the establishment of the coalition government led by the WP with the TPP is one of the major examples the inconsistency of the moralist rhetoric and realist action.
Second major shortcoming of the National Outlook Movement was the unresolved tension between being a political movement with an agenda and being a political party that tries to attract large masses to come to the power. Being a political movement requires strict group solidarity and identity while being a political party requires a looser identification and more flexibility. This unresolved tension has always constituted an obstacle in front of the movement in terms of being more comprehensive.
Third, on some occasions, National Outlook Movement failed to compromise the conflicting interests of the different social groups it represented. As a result of this, the NSP lost its votes in 1973 and the VP in 1999 in the Eastern and Middle Anatolia and the WP and VP lost the Kurdish votes in 1991 and 1999.
Fourth, the National Outlook movement did not pay much attention to the political realities of the world when it developed its political discourse and, most of the time, it expressed its goals and vision in an exaggerated language. Its revolutionary discourse, its moderate strategy, and its political actions in governments constituted a lot of contradictions in many occasions.
Fifth, although the National Outlook Movement has shown great success in mobilizing its human resources in elections (except the elections of 1999), it failed in providing channels of participation within the party. An aged leadership cadre has controlled the party for three decades without any serious attempt to consult to party’s support base. Channels of upward mobility and criticism within the party were remained limited.
* This article was published aproximately six years ago. Therefore, it doesn't include recent developments. In order to bring all my previous writings together, I re-posted it here without revising and updating its content.
Previously published by The Message International
http://icna.org/tm/greatmovement4.htm
Wednesday, June 15, 1994
TARIHE SAHITLIK: Statüko, Seçimler ve Refah Partisi
TARIHE SAHITLIK: Statüko, Seçimler ve Refah Partisi
Levent Bastürk
Saniyorum, yukaridaki yazi basligi herkesçe degisik algilanabilecek bir nitelige sahip. Hangi tarihe, niçin ve kimin sahitligi gibi sorular ilk etapta akla gelenler. Benim ise zihnimden geçen geçen yilin son ayi ile içinde bulundugumuz yilin ilk aylarini kapsayan Türkiye ziyaretim esnasindaki memleketin manzara-î umumîsi hakkinda kendi yaptigim müsahedeler. Evet, tarihî bir dönemdi bu dönem. Bir seçim arifesini ve sonrasini kapsiyordu. Ayrica Türkiye'de her yönden çöken statükonun çatirdilarinin artik en sagir kulaklar tarafindan da rahatlikla duyulabildigi bir dönem. Her ne kadar --bizim dâhi ikili-- Basbakanimiz Tansu Çiller ile kapkati laik ve Atatürkçü yardimcisi Murat Karayalçin bu çatirdilari duyduklari halde tinmiyor gibi görünseler de bu böyleydi. Hani Türkçede bir laf vardir 'gözünü kan bürümüs' diye. Memleketin içinde bulundugu ekonomik krizde herhalde insanlarin gözünü bürüyen 'dolar' ve 'faiz' idi. Sokaktaki ayakkabi boyacisina kadar herkesin dolarin fiyati ve/veya faizin oranini tartistigi bir dönem. Diger yandan ise, siyasal yönden kokusmus bir rejimin payandasi olan çevrelerin kendi geleceklerine yönelik bir tehdit algilamalari sebebiyle toplumu kutuplasma pahasina gerginlige ittigi bir dönem. Bu gerginligi körüklemek isteyenler, Rusen Çakir'in tabiriyle "Islam'dan korkuyorlar" ve hatta içlerinden bir kismi "nefret ediyor, çünkü statükonun degismesini istemiyorlar. Statüko sayesinde iktidarlari var."[1]
Aslinda Türkiye'nin günümüzde yasadigi kriz, apansizin ortaya çikan ve beklenmeyen bir gelisme degildi. Bu baglamda 1980 askeri darbesi yalnizca teröre karsi ve de ülkenin iktisadi bir felakete yuvarlaniyor olmasi sebebiyle yapilmamisti demek zor olmasa gerek. Türkiye'de 1923'den beri hakim olan statükonun iflasinin artik ortaya çiktigi bir zamanda 12 Eylül rejimi bir tamirat rejimi olarak ortaya çikmisti. Jest ve mimiklerine varana kadar her yönden Ata'sinin izinde yürümek hususunda sadik kalmis olan Kenan Evren de öyle dememis mi idi? 1961 Anayasasi Türkiye'ye bol bir elbise giydirmisti. Evren o elbiseyi daha sik görünmesi için daraltacakti. Yalniz aci gerçek, tamirattan ziyade elbisenin degismesi gerektigi idi. Yani Ikinci Cumhuriyetçiler'in tabiriyle, Birinci Cumhuriyet miadini doldurmustu. Ancak asker kafasinin belli bir kapasitesi vardi; onun ötesine gidemiyordu. Her ne kadar sivil oldugunu zanneden Kemalist aydin tayfasindan daha pragmatik olmayi basarabilse de bu böyleydi. Sosyal, siyasal ve iktisadi düzenin sorunlari oldugunun farkina varmisti asker; fakat onlari tamiratla hallolur saniyordu. Ancak düzen degismeden de köklü bir degisim yasanabilecegini düsünmüyordu. Bir baska deyisle, kapitalist üretim yapisi degismeyecekti; fakat bunun öncülügünü devlet yerine burjuvazi yapmali idi. Türkiye'nin Bati'ya yönelimi degismeyecekti; fakat bu tepeden inmeci kültür müdaheleleri ile degil de Bati'ya yapisal bir eklemlenme ile olmali idi. Laiklikten vazgeçmek gerekmiyordu; fakat dinle çatismadan ve hatta insanlarin dindarlasma temayülüyle uzlasan bir laiklesme yasamak da mümkündü. Her alana burnunu sokan merkeziyetçi bir devlet anlayisi yerine, adem-i merkeziyetçi bir devlet anlayisi da mümkündü. Bizde II. Mahmut-Mustafa Kemal çizgisinin iflasi 12 Eylül'le ortaya çikmisken, Rusya'da Deli Petro-II. Katerina-Lenin çizgisi seklinde ortaya çikan, gelenegi karsisina alan tepeden inmeci-elitist-zorlamaci modernizmin iflasi Glasnost'la ilan ediliyor, Sovyetler Birligi'nin dagilmasi ile kesinlesiyordu.
Iste, Türkiye'deki iflas tam bir çöküse dönüsmeden Turgut Özal imdada yetisti. Özal daha isbasina gelmeden Türkiye'de artik her yönden tikanmis olan sistemin farkinda idi. Diger yandan ise 60 milyon civarinda, yaridan fazlasi genç olan nüfusun enerjisi disariya yönlendirilmez ve de artik sistemin tikanikligi açilamazsa bu enerji içerde harcanacakti. Yani toplumun bir gerilim sonucu kutuplasmasi ve sosyal-siyasal bir patlamanin vukuu bulmasi söz konusu olabilirdi. Akla gelen herseye müdahele eden bir devleti yürüten hantal, seçkinci ve halkina yabanci bir bürokrasi... Gümrük duvarlari arkasinda korunarak halkin soyulmasi pahasina palazlandirilmis simarik ve asalak bir burjuvazi... Her zaman sivil otoritenin üstüne çikmaya kendinde hak gören, istemedigi yönde olan gelismeleri dipçik ve postal tehditleri ile önlemeye çalisan ve Türkiye'de bugünkü sistemin kaçinilmaz olarak tikanmasina sebep olan temellerin/ilkelerin ve temelleri atanin/ilkeleri koyanin yilmaz savunucusu bir ordu... Ve Aydinlanma Çagi'nin bu çagi gerçeklestirenlerin torunlari tarafindan bile sorgulanmaya basladigi bir dönemde kendi kendilerine --Toktamis Ates'in yaptigi gibi-- dinazor teshisi koymak pahasina da olsa hiç sorgusuz savunuculugunu yapan 'laik' aydinlarimiz ve onlarla dolu ve onlari üreten üniversitelerimiz... Ve seviyesiz mi seviyesiz, ama seviyesizligine ragmen halkin zihniyle oynamaya kendinde hak bulan kokusmus bir basin... Karsisinda çevrenin herzaman gerilemek zorunda birakildigi merkez güçleri bunlar; diger bir tabirle Resmi Türkiye...
Bunlarin karsinda Özal 'çevre'nin temsilcisi oluverdi birdenbire. Ankara'nin tasina bak marsini söyleyen resmi söylemin karsisina Özal Burasi Mus'tur türküsünü söyleyenlerin temsilcisi olarak çikiyordu; çünkü resmi söylemi ve resmi Türkiye'yi sorguluyordu. Askeri kendi tayin ettigi çizginin gerisinde tutmak istiyordu. "Atatürk de elestirilebilmelidir" diyordu. Kürt sorunuyla ilgili tabulari yikiyor ve hacca giden ve cuma namazi kilan ilk cumhurbaskani oldugu gibi "ancak devlet laik olabilir; fert laik olmak zorunda degildir" diyordu. Herseye burnunu sokan merkeziyetçi devlet anlayisina karsi devletin küçülmesini savunuyordu. Ferdin Islami kimliginin önündeki engellerin kaldirilmasini talep ediyordu. Saglikli bir ekonomi ancak saglikli bir sosyal ve kültürel bir yapinin insasindan geçebilirdi. Bu da Türkiye'deki merkez güçlerinin hakimiyeti kirilmadikça imkansiz birseydi. Dolayisiyla Özal için Modern Türkiye'nin dünyadaki 'globallesme' diye adlandirilan yeni konjoktürde söz sahibi, iktisaden güçlü bir ülke olarak yeralmasi üç seyin yapilmasindan geçecekti: Demokratiklesme, sivillesme ve ulusun kültür kaynaklarina saygi. Özal modernlik ve kalkinmislikla Islam'i birbirlerine ters görmüyordu. Bu da Özal'i Islam'i hâlâ yalnizca bir kültürel gerçeklik olarak yasayan, devlet tarafindan ezilen ve seçkinlerce horgörülen halkin nazarinda öteki Türkiye'nin temsilcisi kiliyordu. Ve milyonlarca kisi onun cenazesini tekbir sesleriyle ugurluyordu. Belki cenazeye katilanlarin önemli bir kismi ona sagliginda oy bile vermemislerdi. Ve hatta pekçogu Özal'in kafasinda yatanin Fransiz modeli jakoben laisizmden dinî faaliyetlere nisbî bir özerklik saglayan ve bu saglanan özerkligi 'kazandigimizi kaybetmeyelim' psikolojisini körüklemek suretiyle dini hayatin politize olmasinin önüne set çekmede kullanan Amerikan tipi sekülerizme geçis oldugunun farkinda da degildi. Evet, Özal dinî kimligin bireysellesmis bir kimlik olarak sosyal alanda serbest ifadesinden ve hatta yayginlasmasindan yanaydi. Yalniz, bu protestanlasmis yani bireysellesmis Islam'i öne çikaran bir dinî anlayisti. O sebeple Özal, köylerde yasanan Islam'i kendisinin bireysellesmis Islam anlayisina en yakin anlayis olarak görüyordu. Köylü dinî hüviyetine sadikti; fakat kendisine yillardir zulüm yapan devlet elitine ragmen devlet babasina minnet duyuyor, seve seve gidip asker oluyor ve ölüyordu. Fakat, Özal ne düsünmüs olursa olsun, öteki Türkiye'nin gözünde kendilerinin bir parçasiydi.
Özal'la ufuklari açilan Türkiye, Özal'dan sonra hemen bir sene içinde, psikolojik olarak astigi Misak-i Milî sinirlarina tekrar hapsoldu. Kagit üzerine yazili 12 Eylül artigi anayasa maddelerini kaldirmakla demokratiklesme mesafesi katettigini zanneden yarim akillilar seçim kampanyasinda siginilacak tek koz olarak bir bölgenin sorununu askere tamamen devretmis olmalarini sunuyorlardi; yani kendi sloganlari ile "DYP'ye verilen her oy teröre sikilan kursun"du. Oysa o siralarda, Çankaya Köskünden gelen Baba'nin sesi, Basbakanlik konutundan gelen kizinin histerik çigliklari üzerinde parazit yapiyordu: "Cumhuriyetin basindan beri Kürt ve Türk yoktur, sadece Türk vardir diyerek bu noktaya geldik... Ama daha öteye gidemeyiz. Kürt varsa ve birileri ben Kürt'üm diyorsa bunu kabul edecegiz. Anayasa'daki esit vatandaslar olarak bir arada yasayacagiz. Irk gerçegini taniyalim." Bu beyanat, statükocu anlayisin sagdaki en belirgin ismi Demirel tarafindan kimin hangi irktan oldugunu belirleme hakkina sahip kutsal devlet anlayisi üzerine oturmus Birinci Cumhuriyet'in iflasinin itirafi idi Mehmet Altan'a göre.[2]
Daha Türkçe'yi düzgün konusmaktan aciz Basbakan agzini açani 'vatan haini' olarak itham ediyor; manasinin ne oldugunu bilme ihtimalinin sifir oldugu laiklik adina mitingler düzenliyor ve bu mitinglerde Türkiye'nin parçasi olarak görmedigi Refah Partisine de vatan haini damgasini yapistirmaktan çekinmiyordu. Özal'in ölümünden sonra hizli Kemalistler meydanlarda avaz avaz 'cumhuriyet ve laiklik düsmanlari'na lanet okuyordu. Hikmet Özdemir[3] ve Mehmet Altan'in[4] tabiriyle bu, müslümanligi yetmis sene önce sindirmeyi amaçlamis askeri laiklik anlayisinin bir tezahürü idi. Nedense Kemalizm'in diger dört ilkesi (halkçilik, milliyetçilik, devletçilik ve inkilapçilik) pek agiza alinmiyordu. Aslinda onlar da biliyorlardi söylediklerinin bayat malzeme oldugunu. Hele inkilapçilik konusundaki ironiyi Hasan Mezarci, Basbakan ve yardimcisi hakkinda 'sapka kanununa riayet etmemeleri' konusunda suç duyurusunda bulunarak çok güzel sergilemisti. Asil dert bir kere Özal'la sarsilmis olan statülerinin bir daha sarsilmasina imkan tanimamakti. Düzenin ayni kalmasi yeterli degildi; statüko da ayni kalmaliydi. Çünkü bu sefer çevrenin-öteki Türkiye'nin temsilcisi olarak gelen Islam'in kendisi degildi belki ama Tayyip Erdogan'in tabiriyle "üyeleri Islam'i ön planda tutan bir parti" idi (Zaman, 9 subat 1994). Ve böylece milli birlik ve bütünlük söylemi asimilasyonist, tepeden inmeci ve askeri laiklikçi Birinci Cumhuriyet'in son demlerinde vardigi paranoyanin adi olmaya basladi.
Azinlikta da olsa bu paranoyanin zararlarina laik kesimde de parmak basanlar vardi. Yukarida saydigimiz isimlere ilave olarak, --Ahmet Altan'la Kanal D'de Dinamit adli tartisma programini sunan-- Nese Düzel, Hürriyet'teki sütununda sunlari söylüyordu:
"Türkiye'yi milli birlik ve bütünlük diye bagiranlar bölecek. Cünkü, milli birlik ve bütünlük lafini kendi kisisel iktidarlarina payanda yapmak isteyenler, bu bütünlügün sadece ve sadece kendi fikirleri etrafinda olusmasi için direniyorlar.
Onlara göre bir tek milli birlik ve bütünlük var. O da, herkesin onlar gibi düsünmesi.
Kendileri gibi düsünmeyenher kisiyi, partiyi, grubu bölücü ve vatan haini ilan ediyorlar. Onlarin bu yaklasimiyla da zaten toplum onlar gibi düsünen vatanseverler ve onlar gibi düsünmeyen vatan hainleri diye ikiye ayriliyor.
"Milli birlik ve bütünlük temali, korkutucu ve tek fikre yaslanan nutuklar, genellikle devlet kademelerindeki yöneticilerden geliyor. Bu konusmalar sonucunda tek bir fikrin sahibi gibi görünen devlet, kendisi gibi düsünmeyen bütün vatandaslarini reddediyor. Onlari karsisina aliyor."[5]
Düzel'in de belirttigi gibi bu paranoyak milli birlik nutuklari, öncelikle Refah Partisi de dahil olmak üzere bütün Islamî olusumlari, Kürt kimligini talep edenleri ve sorunlarin gerçek demokrasi içerisinde çözülmesini isteyen laiklerin içinde azinlikta olan bir zümreyi kapsiyor.
Öncelikli olarak, --Ecevit'in de "Refah PKK'dan daha tehlikeli" sözünden de anlasilacagi gibi-- müslümanlari kapsiyor; çünkü müslümanlar Özal'li yillarin ortaya çikardigi dinamizmden en fazla kendini yenileyen kesim olarak çikmislardi. Kaçinilmaz olarak müslümanlarin bu genel dinamizminden Refah Partisi de nasibini almisti. "RP olarak biz toplumsal barisi saglamak için gerekli adimlari tüm toplum kesimlerine yönelik olarak atmaya basladik" diyor RP Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi Bahri Zengin; ve ekliyor:
"Biz diyoruz ki, toplumun baris içerisinde yasamasi için, devlet dahil, hukuk dayatmasi dahil, her türlü dayatmanin ortadan kaldirilmasi lazim. Insanlar olarak birbirleriyle ortak noktalarda bulusmali, ortak baglari güçlendirmeli; birbirlerinden ayrildiklari noktalarda da farkliliklari korumali, kollamali, güvence altina almali ve bunlara hosgörüyle, saygiyla bakmayi bilmelidir.
... Hiç kimsenin kimseye din, ideoloji veya bir etnik köken dayatma hakki yoktur. Insanlar Allah'in kuludur ve bütün insanlar kendi yasamlarini kendileri belirleme hakkina sahiptirler. (...) Türkiye'deki bu etnik çatismalari, ideoloji ve mezhep kavgalarini önlemeliyiz."[6]
RP bunlari sadece lafta birakmayip somut adimlar da atiyordu. Basörtüsüz, basörtülü ve çarsafli kadinlari birlikte RP mitinglerinde görmek mümkündü artik. Ayrica iddia edilenin tersine, Refah kadinlari politize eden tek etkili politik organizasyon olarak onlari pasiflikten kurtariyor ve Istanbul Kadinlar Komisyonu Baskani Sibel Eraslan'in dedigi gibi "siyasi platformda devrim" yapiyordu.[7] RP yoksulun partisi olmaya aday oluyordu. Büyük kentlerin çevresini kusatan insanlarimizin taleplerini merkeze tasimanin vasitasi oluyordu. Karsi çikiyordu sömürüye ve herkese firsat esitliginden söz ediyordu. Faiz toplumdaki iktisadi zulmün sebebi idi ve mutlaka kaldirilmali idi. Isçilerin yönetime katiliminin zaruretinden söz ediyordu. Gereksiz vergilere son diyordu. Ve yolsuzlukla rüsvete savas açiyordu. Her gün basina Sivas hadiseleri kakilan saf inanmis insanimizin sesi olmaya soyunuyordu. "Sivas'ta 37 yurttasimizi yobazlar ve cumhuriyet düsmanlari diri diri yaktilar... Konya'da kadin ve erkeklere ayri otobüsler tahsis ettiler" diye bagirmaktan bogazi patlayan laiklik sampiyonu Karayalçin her iki sehirde de dersini aliyordu. Sivas'ta halkin yüzde yetmisi Islamî egilimli iki parti olan RP ve Büyük Birlik Partisine oy verirken, Konyali vatandas bu hezeyan erbabinin partisine yüzde on bile oy vermezken, RP adayi Halil Ürün'ün aldigi oy miktari bir önceki seçime göre yüzde yedi artarak yüzde 48'e yükseliyordu.
Bahri Zengin'in yukarida kendisinden aktardigimiz yaklasimi, RP'nin parti söylemi oluyordu. RP'nin hukuk topluluklari tezi, bütün topluluklarin "hukuk kimliklerini" kendi inanis ve özgür tercihiyle istedigi hukuku seçmesini öngörüyordu. Ergun Yildirim bu hadiseyi öz olarak söyle açik hale getirmekte:
"Böylece inanislari ile uyumlu halde yasayan bireyler, düsünce-davranis çeliskisinden de kurtularak topluma daha yararli ve üretken bireyler olurlar. Hukuk topluluklari kendi yerel kültürel degerlerini, yasam biçimlerini vs. de daha rahat olarak sergileyebilirler. Böylece toplum, tek tip bir forma sokulmaktan kurtularak kendi gerçekligini dile getirir.
Hukuk topluluklari anlayisi, çogulcu bir toplum tasarimi araladigindan genis bir toplumsal diyaloga uzaniyor. Bütün toplumsal katmanlarin öznesi kabul edilerek, çatismaci bir tutumu disliyor. Nitekim RP alevilerle yakin diyaloga girerek onlarin yogun oldugu bölgelerde kendi temsilcileriyle aday çikararak Refah'a katilabileceklerini belirtti."[8]
Fakat insan kahraman olma arzusuyla, Bülent Ecevit'in yaptigi gibi, donkisotluga soyununca öküzün altinda buzagi aramasi da kolaylasiyor. Nitekim Ecevit, Refah Partisinin hukuk topluluklari projesini "müslümanlara seriati zorlamak için bir taktik" olarak tanimliyordu. Ve hatta bir televizyon kanalinda kendisine "RP iktidara gelirse ne olur?" seklinde bir soruya "çok tehlikeli, Allah korusun seriat getirirler" diye cevaplayarak ne kadar basiret sahibi oldugunu da gösteriyordu.
Refah bu kadarla da yetinmeyip, Kürt sorununa dair açiklamalari ile de merkeze karsi çevrenin sözcüsü oldugunu gösteriyordu. Kürtlerin yalnizca varligini sözle tanimakla kalmiyor, dillerini konusma, yayin yapma ve kendi dillerinde egitim hakkini da savunuyordu. Tabii ki, Kürtçü damgasini da yiyordu.
Ve derken meshur seçim öncesi anti-Refah kampanya... Bu kampanyanin sayisiz ithamlari içerisinde belli baslicalari sunlar: i) Refah-PKK isbirligi; ii) iktidara gelirse demokrasiyi kaldiracagi ithami (Emin Çölasan ile Oktay Eksi'nin bikmadan yazdiklari bir konu oldu bu); iii) Refah'in sosyo-ekonomik ve politik programinin Arap Baas partilerinden kopya oldugu iddiasi; iv) Refah'in Islamî cihat ordusu kurdugu; v) Refah'in topladigi zekati partinin masraflari için kullandigi suçlamasi; vi) Refah'in Bosna için topladigi paralari parti için harcadigi iddiasi... Derken Istanbul adayi Tayyip Erdogan aleyhine kampanyalar... Bu arada sahne ve film sanatçisi Hülya Avsar'in Türk halkini laikligi savunmaya çagiran beyanati ve Refah iktidara gelirse ABD'ye yerlesecegini açiklamasi... Ayrica SHP'nin kendisi ile Refah arasinda sundugu seçenek çok ilginç: SHP'ye verilen oylar çagdas yasam biçimlerinin, demokrasinin, laikligin ve Atatürkçülügün savunulmasi için olacakti; Refah'a oy vermek ise çagdas yasam biçimine düsmanligi temsil ediyordu...
Bütün bunlarin üstüne bir de meshur Hasan Mezarci hadisesi... Dokunulmazligi olan bir milletvekili aleyhine basinda çikan sekiz sütuna mansetler enteresan: 'Sapik', 'manyak' ve 'alçak' en hafif olanlari... Pesinden de halk arasinda "Laiklik Mitingi" denen "Ata'ya Saygi mitingi", daha dogrusu fiyaskosu... Çiller ve Karayalçin'in yaninda mitingdeki üçüncü lider, rejimin sikintili zamanlarinda her daim hatirlanmasi gereken bir zat oldugunu bize bir kez daha hissettiriyor: evet, Alparslan Türkes, rejim sikistikça tedavülde kalacagini bir daha ispatliyordu. Ertesi gün Meydan gazetesi baslik atmis: "Yobazlar girecek delik aradi." Oysa lise talebeleri ile devlet memurlari olmasa idi koca Taksim meydani her zamanki mesgul trafiginin disinda pek farkli bir seye sahit olmamis olacakti. Ancak 10 Nisan'da yine ayni meydanda plansiz programsiz vukuu bulan, Bosna'nin Gorazde sehrinde kimyasal silah kullanildigi söylentileri üzerine düzenlenen tel'in gösterilerinin asil kimlere girecek delik arattigini basina gözatan herkes anlayacakti. Hep bir agizdan "ihtilal provasi yaptilar" diyeceklerdi.
Bir Hasan Mezarci, bütün Türkiye'ye her zamanki olagan palavralarin sikildigi bir "Olaganüstü Atatürk Haftasi" yasatti. TRT haberlerinde verilen hergün Anitkabir'i ziyaret eden insan rakamlari hakikaten dogru olsa idi Refah'in Ankara'da seçim almasi imkansizdi.
Ya o meshur kamuoyu arastirmalarina ne demeli?... Korel Göymen Ankara'da rakipsizdi. Tayyip Erdogan yüzde 22'den yüzde 16'ya düsmüstü. Zülfü ise yüzde 12'den yüzde 26'ya yükselmisti. Seçime birkaç hafta kala, "biz artik seçimi aldik; ben öyle görüyorum" diyordu Zülfü kendinden emin bir sekilde... Seçim günü Refah'in zaferi kesinlesince eski Marksist Zülfü bir anda hizli bir Kemalist kesilip "bu sonuçlarin cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler için bir uyari" oldugunu söylüyordu. Belki de sunu demek istemisti: "Bakin Kemalistler, sizi ben bile kurtaramadim; artik aklinizi basiniza toplayip zirvalamaktan vazgeçin." Ama Kemalistler ya da 'askeri laiklikçiler' bu defa da "seçimlerde saibe var" söylentileri ile bulanik suda balik avlamaya çalistilar. Saibe iddialarina ilaveten bir de seriat infazi dedikodulari... Ilave olarak çesitli yerlerde gösteriler ve tuhaf sloganlar... Sanki Refah Partisi seçimden umulanin üzerinde bir basari ile çikmakla suç islemisti. Artik müslümanlarin alismasi gereken bir durum olustu: Hergün müslümanlara küfrediliyordu. Böylece müslüman kitle üzerinde psikolojik bir baski olusturulmaya çalisiliyordu.
Sistemin kendisini ayakta tutmak için olusturdugu bir mekanizma olan seçim sandigindan kendisinin tikandiginin ilani çikiyordu. Bu seçimler öncesinde çevrenin hakimiyetini kaybetme kaygisinin en somut görüntüsü olarak seçim meydanlarinda bol miktarda Atatürkçülük, laiklik, cumhuriyetçilik ve modern hayati tercih hadiselerinin gündeme getirilmesine tanik olduk. Fakat seçim sonuçlari dayatmaci Kemalist laikligin artik iflasini sergiledigi gibi, modern hayatin ne oldugu konusunda bir avuç elit tayfanin Türk halki adina karar verme yetkileri olmadigini da gösterdi. Hazmedilmesi zor bir durumdu... Hazmedilemedi de... Murat Karayalçin bir kaç gün için 'hazimsizlik' problemi oldugu gerekçesiyle basina demeç veremedi... Ama yine de, Rusen Çakir'in umdugunun tersine "sosyal demokratlar 'laiklik, Atatürkçülük, çagdas yasam' gibi soyut ifadelerin yoksul insanlara pek bir sey demedigini, metropollerin varoslarindaki son kalelerini RP'ye kaptirinca"[9] da anlamis gibi görünmüyorlardi.
Seçim sonuçlarinin Güneydogu açisindan bakildiginda bir diger önemli neticesi merkezî güçlerin dayatmaci ulusculugunun artik kesinlikle iflas ettigidir. Ayrica, teröre karsi kendisini ilaç olarak gösterenlere, Güneydogu'da tatbik ettikleri reçetenin terörün dogrudan muhatabinca tasvip edilmedigini göstermektedir.
Öteki Türkiye'nin artik merkezde söz sahibi olmak istedigini bu seçimler ortaya koydu. Daha önce sagci partiler kanaliyla sadece bazi taleplerini Ankara'ya tasima gayretini göstermislerdi. Ancak bu defa Islamî kimlige de sahip çikarak söz sahibi olma arzularini dile getiriyorlardi. Müslümanlar, "artik bu ülkenin yönetiminde bizi dislayamazsiniz" demek istiyorlardi. Bu da Ali Bulaç tarafindan yeniden baslatilan Medine Vesikasi tartismalarini hizlandirdi.
Artik palavralara kanma konusunda en azindan eskiye göre daha temkinli idi öteki Türkiye'nin insani. Kütahyalilar cografya bilgisi iyi olmadigi gibi, artik ekonomi bilgisi oldugu da süphe mevzuu olan dünyanin en dâhi(!) Basbakaninin "Kütahya'yi Hollanda yapacagim" vaadine kanmadi. Kütahya'yi birak, Türkiye'nin en müreffeh beldesinin bu Basbakanin görevi süresince Hollanda gibi olma ihtimalinin yüzde sifir oldugunun farkinda olan Kütahyalilar, bu vaadi herhalde Kütahya'nin 'laleler sehri' yapilmak istenmesi olarak algilamis olsalardi gerek... Belki de Basbakan Kütahya'yi il yapmayi vaadetmek üzere idi ki, birden Kütahya'nin il oldugunu hatirlayinca aklina ilk gelen seyi söylemek zorunda kalmisti...
Seçim sonuçlari artik bir olguyu daha açiga çikardi: Türkiye'de sagi ile solu ile bütün partilerin endisesi Islamî egilimleri olan bir partinin iktidara yürüme ihtimalinin belirmesi... Basbakan, Refah'in iktidar ihtimalini Amerika'da kendi programina siyasal destek unsuru olarak kullanmaya çalismisti. Her ne kadar Mesut Yilmaz, Çiller'i bunun için elestirip ve Türkiye'de millî mutabakat hükümeti arayislarinin oldugu bir devrede, bu mutabakat hükümetinin Refah'siz olmamasini, aksi takdirde rakipsiz iktidar alternatifi olacagini söylese de, kendisinin daha önce Almanya seyahatlerinde Refah tehlikesinden söz ettigini unutmus görünüyordu. Refah'i sandiktan çikarmama kaygisi onu rakibi iktidar partisi ile iki turlu seçim kanununu çikarma konusunda isbirligine itti. Aslinda yerel seçimlerin tekrarlandigi yerlerde bunu pratige dökme imkanini ölçtüler: Fatih'te yeni muhafazakar adayi sayesinde kendi oyunu koruyan ANAP, özellikle de 'Refah kazanmasin da kim kazanirsa kazansin' endisesi ile hareket eden sol seçmenin oylariyla, 13 bin oy farkini kapatarak seçimi aldi. Bu arada MHP seçmeni ile bir kisim DYP oylarinin da ANAP'a teveccüh ettigi asikar. Fakat Beykoz'da RP ile ANAP arasindaki oy farki bin oydan az olmasina ve SHP'nin bu bölgede ANAP adayi lehine seçimden çekilmesine ragmen, RP yüzde 30 civarindaki oyunu yüzde 40'a çikararak seçimi aldi. Bu arada RP'nin Nevsehir'de tekrarlanan seçimi de oylarini yüzde 10 civarinda artirarak aldigini hatirlatmakta fayda var. Eger yenilenen seçimler ölçü alinacak olursa, iki turlu seçimlerin belli mahallerde Refah aleyhine islemesi söz konusu olsa bile umumi netice yine de RP muhaliflerinin beklentilerinin gerisinde olabilecek.
Bir diger husus da artik sag partilerin seçmen tabaninin da Türkiye'deki Islamizasyondan önemli ölçüde etkilendigi bir devrede, bu kitlenin Refah'a kaymasini önlemek için 'vatan-millet-Sakarya' ve 'ezan-Kur'an-bayrak' edebiyati hizlandirilarak sag partilerin muhafazakar çizgi tutmaya çalismalaridir. Özellikle tabaninin Refah'a kaymasi tehditini hisseden partinin ANAP oldugunu, Taha Akyol'un Milliyet'teki sütununda Mesut Yilmaz'dan aktardigi ifadelerden anliyoruz. Yilmaz kendi seçmenleri arasinda yaptirdiklari bir anketin, seçmenin çok önemli bir kisminin ANAP'tan sonra ikinci tercih olarak degerlendirdikleri partinin RP oldugunu gösterdigini söylemekte.[10] Bu sebeple ANAP 27 Mart seçimleri öncesinde diger partilere oranla RP'ye en az yüklenen parti oldu. Refah'in vitrin degisiklikleri ile liberal bir görüntüye önem verdiginin iddia edildigi bir dönemde, daha birkaç yil önce muhafazakarligin modasinin geçtigini ilan eden ve liberal kadrolara öncelik veren simdiki liderlerini seçen iki sag parti, sözde liberal liderleri vasitasiyla daha fazla muhafazakar karakter kazanmaya basladilar. Bu muhafazakar cephede yer alan bir sahsin da Ecevit olmasi dikkate deger. Aslinda artik partisinin adini 'Demokratik Sol'dan 'Gayri-demokratik söven'e çevirmesi gerekiyor sayin Ecevit'in... Isi Refah'in vatanseverligini sorgulamaya kadar uzattilar. Her ne kadar 27 Mart seçimleri öncesi dönemde anti-Refah kampa katilmada mesafeli davrandiysa da, yenileme seçimleri olan dönemde Mesut Yilmaz, müslüman tabani yüzünden korkulan partiyi "müslüman olmamakla" ithama kadar götürdü isi... Bunda tabii ki, Fatih adayinin dindar bir kisi olarak söhret yapmis olmasinin verdigi tabani kaybetmeme güveni ile diger partilerden aldigi destek de rol oynamisti. Ayrica Özalizmden kayan partiyi, Cengiz Çandar'in tavsiye ettigi gibi yeniden Özalist çizgiye oturtma zaruretinin[11] de bir neticesi olarak muhafazakar tonaji artiriyordu Yilmaz. Buna ragmen, ilginçdir, yenileme seçimini daha çok sansi olan yerde degil daha az sansi olan yerde aldi. Eger bu ANAP kurmaylarinca aday faktörünün önemi olarak algilanmissa, ilerde askeri laiklikçilerle ANAP'in görülecek hesabi var demektir. Ancak asil hesabin RP ile görülecegine süphe yok... Ve bu hesapta sistemin egemen güçlerinin DYP'nin eridigi su günlerde hesaplarini ANAP ve MHP üzerine yapabilecekleri ihtimali beliriyor. Büyük sehirlerde potansiyelini koruyan ANAP, Anadolu'nun pek çok yerinde erimeye baslamis durumda. ANAP'in erimeye basladigi yerlerde ise MHP'nin yükselise geçmesi sisteme bir süre nefes aldiracaga benzer. Yalniz burada ortaya çikabilecek bir problem var: ANAP'in sistemin açilmasi için Özalist bir çizgiye gelmesi zarureti, Yilmaz'la ortaya çikan statükocu tavirdan siyrilmayi da zaruri kiliyor. Bu ise laiklik ve Kürt sorunu konusunda statükocu anlayisi asmayi mecbur kiliyor. ANAP laiklik konusunda zaten halihazirda diger partilere oranla daha esnek bir tavra sahip ve Türkiye'de laikligin yeniden tanimlanmasi yanlisi. Simdi yeniden muhafazakarlasma sürecinde bu tavri Kemalistleri karsisina alma pahasina netlesecek. Hatta netlesmeye basladigini söyleyebiliriz de; çünkü Refah'i müslüman olmamakla suçlamasi bu dedigimiz yönde bir kaymaya isaret etmekte.
Kürt meselesi konusunda ise seçim öncesinde iyice netlesen militarist tavrinda degisme basladigina dair yeni pragmatizm örnekleri sergiliyor ANAP lideri. Ancak, MHP laikligin yeniden tanimlanmasi meselesinde kendi tabanini memnun etme gayretiyle bir karsi tavir almayacaksa da, Kürt meselesi MHP'nin konjoktürden istifade etmesine imkan sagladigi için, bu hususta kuvvetli bir itirazda bulunacagina hiç süphe yok. Kemalistlerin zaten basit bir laiklik bekçiligi yapmanin ötesine gidemedigi bu dönemde sistemin egemen güçlerinin kendi içlerindeki çeliskileri çözebilme becerisi Kemalizmde veya Özalizmde yahut da ikisi arasinda hangi noktada karar verilecegine veya karar verilememesi durumuna göre degisecek. Eger Özalizmde karar verilirse, bu durumda bizim sosyal demokratlarimiz devre disinda kalacagi gibi sistemin selameti için ANAP ile MHP'nin ikisine birden ayni anda oynamak zorlasacak ve hatta imkansizlasacak. Ancak, ilerde ortaya çikabilecek istenmeyen gelismelere karsi MHP'nin yine yedekte tutulmasina tahammül gösterilebilir. Belirtilmesinde yarar olan bir durum var ki, Kemalizm ile Özalizm arasinda bir tercihin yapilamamasindan dogan kararsizligin yol açtigi bunalim ise MHP'nin güçlenmesini ve kendi basina alternatif sunabilme acizligi yasayan ANAP'in ise erimesini beraberinde getirebilir. Fakat tüm bu tartistiklarimizin netlesmesinde en anahtar konumu ordu temsil ediyor. Ordu içinde hakim olan merkezci güçlerin, kendilerinin tamamen çaresiz olduklari kanaatine varmadikça Özalizme tam bir geçisi tasvip etmeleri imkansiz. Ancak Mahir Kaynak "su anda Türkiye'de Özalizmin temellerinin atildigini" iddia etmektedir.[12] Bununla eger Özalist fikirlerin altyapisinin atildigini iddia ediyorsa, bu büyük ölçüde dogrudur. Disardan Türkiye üzerine yapilan baskilar da Özalist anlayis paralelindedir. Eger Özalizmin yeni bir resmi ideoloji olarak benimsenecegini iddia ediyorsa, bu zaman içinde açiga çikacaktir.
Seçimin önemli sonuçlarindan biri de medyanin unutmamasi gereken bir ders almis olmasidir. RP'nin almis oldugu sonuç, medyaya Türkiye halki tarafindan güvenilmedigini ortaya çikarmistir. Çakir'in dedigi gibi, gerçeklerin degil, gerçegin imajinin pesinde olan medya, RP'nin iktidara gelince demokrasiyi kaldiracagi varsayimindan yola çikarak yüklenmeye devam etmektedir. Çakir'a göre bu "demokrasilerde seçim kazandigi için suçlanilamaz ilkesinin çignenmesidir." [13] Burdan yola çikarak sunu da söylemek mümkündür: Bu seçim ayni zamanda basinin en önemli unsurlarindan oldugu merkez güçlerin, demokratik mekanizmalar kanaliyla da olsa Islami kimligi ön plana çikaran olusumlarin iktidara yürümelerini engellemek için demokrasiyi de umursamayacaklarini ispatlamistir. Hele halki etkilemek için kamuoyu arastirmasi adi altinda hayal mahsulü tahminler yayinlamak gibi sahtekarliklardan geri durmayacakalarini da.
Eger bu seçim sonuçlarini daha somut olarak degerlendirmek gerekiyorsa, Refah'a oy veren ve verme temayülünde olan çevre insanlarinin kim oldugunu da analiz etmek gerekiyor:
1- Türkiye son on yilda halkin Islam'a ilgisinin hizla arttigi bir dönem yasadi.[14] Her ne kadar Islama meyleden kitlenin hepsi Refah taraftari yahut onun tarafindan etkilenmis olmasa da ve bu insanlarin önemli bir kismi son seçime kadar Refah'a oy vermemis olsa da, Refah'a yapilan saldirilarin aslinda partinin Islamî kimlige önem verdigi sebebiyle yapildiginin farkinda olduklari için son seçimde ülkenin pek çok yerinde --ANAP, DYP ve MHP'nin dindar olarak taninan adaylar ile seçime katilmalarina ragmen-- Refah lehine oy vermeye basladilar. Belki burada akla gelebilecek ilk sorulardan biri, neden Islamî kimlikle bu seçimlere istirak eden bir diger parti olan BBP'den ziyade teveccühlerin Refah'a yöneldigi. Bu husus ayri bir yazi yazmayi gerektirecek kadar teferruatli bir mevzuu. Yalniz, kisaca sunlari söylemek mümkün: BBP'nin yeni bir parti olusu, nispeten seçmence daha az taninir olusu ve propaganda imkanlarindaki sinirlilik, Islam'a yönelik saldirilarin daha çok Refah üzerine yogunlasmasi ve pek çok seçim mahallinde BBP'ye fazla bir sans verilmemesi. 1994 seçimleri, yukarida sözünü ettigimiz kitlenin yönelmesi açisindan bir trendin baslangicini olusturuyor. Bu trendi kendi lehine devam ettirebilmesi için Refah'in daha tutarli hareket etmesi gerekiyor önümüzdeki günlerde.
2- Yukarida sözünü ettigimiz hadise özellikle sehirlerde Refah'a olan yönelmeye katkida bulundu. Bunun sebebini söyle açiklamak mümkün: Modernlesme ve sekülerlesmenin yarattigi sorunlarla (televizyonda izlemekle beraber) günlük yasaminda (tamamen kaçinamasa da) o kadar fazla karsilasmayan kirsal kesimin insanlari Islam'a verdikleri öneme ragmen çogunlukla DYP'ye oy verirken, sehirlerin Islamî yönelimli insanlari modernlesmeyle gelen çatismalari yüzyüze yasadiklari için oylarini Refah'a yönelttiler. Neden kentlerde Refah lehine olan egilim agir basmaya basladi? Sosyolog Ergun Yildirim'a göre;
"... [T]oplumsal hareketliligin bir baska yönü olan kentlesme, kirsal muhafazakar nüfusun sehire akmasini getirdi. Kentin merkezî batici yasam alanlari bu kitlelerce kusatildi. Ancak hareketlilik merkeze de tasti ve orayi da degisime zorladi. Bu süreçte sermaye, egitim ve bürokrasi çok önemli islevler gördü. Tasrali muhafazakar esnaf, merkezlerde yeni sermaye birikimlerine ulastilar. Üstelik cemaatsal iliskilerini de buraya kanalize ederek batici sermayedarlara karsi kendilerini korumaya aldilar. Islami kimliklerini de is dünyalarina tasiyarak, sermayenin batici-devletçi tekellesmesini zorladilar. Egitim araciligiyla yine "çevre"den gelen ögrenciler, merkezdeki üniversitelerde okuyarak "modern dünya" ile tanistilar. Onun dilini ögrendiler. Onunla basa çikmanin ve onunla kendi kimliklerini koruyarak yasamanin yoluna ulastilar. Kisa sürede (...) bu ögrenci kategorisi bürokraside etkin oldu. Ayrica kendine güvenen, sorgulayan, düsünen, arastiran bir aydin kesimi meydana getirdiler.
Kirsal kesimden kentlere inen müslümanlar, "kusa-kurda yem olmadan" müslüman aydinlar, bürokratlar, sermayedarlar aktörlügünde kendilerini yeni sartlarda yeniden ortaya koydular. Çesitli tarikatlar, sermayedarlar, bürokratlar ve aydinlar reel olarak RP'nin içinde yer almasalar da, RP'nin yükselisini dolayli olarak etkilediler. Yasanan toplumsal degisme, RP'ye yansidi. Kitlelerin Islamilesme süreci, politik platformda RP'ye arti olarak geçti. (...)
RP, periferinin [çevrenin] kentli ortamda edindigi politik kimligin siyasal örgütlenmesine dönüstü bir bakima . Süphesiz ki, yasanan kitlesel Islamî degisimin getirdigi verilerle RP, ihtiyaç duydugu insani da bulabiliyordu."[15]
Yukarida Yildirim'dan yaptigimiz alintiyla olusum sürecine açiklama getirmeye çalistigimiz Müslüman aydinlar, Islamî yönelimli bir bürokrat ve serbest çalisan kesim (avukat, eczaci, doktor, mühendisler, vs.), bir isadamlari ve sanayiciler zümresi RP'ye iliskin bazi serhleri olmakla birlikte tercihlerini RP yönünde kullandi ve ayni zamanda RP'nin pek çok yerdeki adaylarini bu kisiler teskil ettiler.
Ayrica sosyal demokrat ve liberallerin iyice pekismis kokusmuslugu sehirlerin yoksul kesimlerini de Refah'i umut kaynagi olarak görmeye yöneltti. Sayisi 15'e çikan büyüksehirlerin oy dagilimlarina bakinca, RP yüzde 22'lik bir oranla birinci parti durumunda. RP aksine kirsal kesimde umdugunu bulamadi. Refah bir sehir partisi oldugunu kanitladi bu seçimlerde.
3- Anadolu'nun Islamî hususlarda her zaman hassas olmus küçük esnaf kitlesi arasinda da bu seçimlerle birlikte Refah yönünde tercih kullanmanin agirlik kazanmaya basladigini görüyoruz. Küçük esnaf zümresinin önemli bir kisminin giderek Islamî hassasiyetlerini Islamî bir hayat tarzini pratige geçirme arzusuna dönüstürdükleri müsahede edilen diger bir husus. Aslinda basindan beri MNP-MSP-RP yapilanmasi içinde küçük esnafin önemli bir yeri olduysa da, bu kesimde AP-DYP hatti çok daha etkili idi. Yeni dönemde bu zümre RP tabani içindeki eski merkezî konumunu kaybetmekle beraber, RP'ye daha fazla temayül göstermis bulunuyor.
4- PKK veya herhangi diger bir seküler Kürt milliyetçisi olusum altinda bagimsiz bir Kürt devleti kurma gayesini reddeden çok önemli bir Kürt kitlesi, ayri bir Kürt devleti degil de Islam'a dayali bir Türk-Kürt kardesligini esas alan bir politik yapiya olan arzularini Refah Partisi'ne oy vererek göstermis oldular. Bu arada belirtmekte yarar var: Bu Kürt seçmen RP'ye oylarini verirken asikar bir biçimde birtakim beklentiler içinde oy verdi. Bu beklentilerine karsilik bulamadigi takdirde gelismelerin ne yönde seyredecegi ayri bir tartisma konusu.
5- Her ne kadar yukarida verilen kategorilere onlar da bir ölçü de dahil olmaktaysalar da, isçi kesimini ayri bir zümre olarak ele almakta fayda var analizimizde. Hak-Is Federasyonu'nun isçiler arasinda etkinligini artirmasini Islamilesme, sekülerizmin zorlamaciligindan bikkinlik ve sistemin tikanmasinin isçiler üzerindeki tesirleri ile ele aldigimizda Refah'a oy veren kitleler arasinda isçilerin önemi reddedilemez. Refah'in Istanbul ve Kocaeli'nin pek çok ilçelerinde ve Karabük'te belediye baskanliklarini almasi ve Bursa ve Kocaeli sehir merkezleri gibi yerlerde oylarini artirmasi bunun göstergelerinden. RP sanayilesmenin yogun oldugu mahallerde seçimi kazanamadi ise de 1989'la mukayese edilince oyunu ikiye katladi. Her ne kadar seçimlerden sonra bazi RP'li baskanlar bazi isçilerin isine son verdilerse de, gerek bu isçilerin önceki belediyelerce ihtiyaç olmadigi halde partizan tutumlar sebebiyle istihdam edilmeleri, yeni kanunla merkezî hükümete mali güçlük içindeki belediyelerin mallarina ve gelir kaynaklarina el koyabilme hakkinin verilmesi ve son ekonomik krizin yol açtigi sikintilar dolayisiyla isçi kesiminin genelinden bir tepki gelmedi.
6- Yine yukaridakilerle baglantili, ancak kendi basina da önem tasiyan bir diger hadise Refah Partili kadinlarin aktif politik katilimi meselesi. Milli Selamet Partisini bir erkek partisi olarak tanimlayan Rusen Çakir, "simdi Refah denince kadin geliyor akla" demekte ve bunu "Refah'ta 1980'den sonra yasanan en büyük degisim" olarak görmekte. Bu sayede Çakir'a göre "bir çok dindar kadin (...) sosyal hayata katiliyor. Tabii bu 80'li yillarin türban olayiyla genç kizlarda baslayan Islamî politiklesmeyle de kosut bir sey."[16] Bu konuda Mehmet Metiner de Çakir'a paralel düsünüyor: "Müslüman kadinlarin basörtüleriyle --daha sonra basi açik hemcinsleriyle birlikte-- siyasi aktörler olarak mücadele alaninda yerlerini almalari ve hatta siyasal mobilizasyonu saglayan belirleyici bir güç olarak kendilerini kanitlamalari RP açisindan köklü bir degisimin ifadesi idi. Gerçekte erkek egemen bir parti olan RP, kadinlari siyasetin odagina oturtarak yeni bir hamle baslatti."[17]
Peki ya RP'li kadinlar kendi faaliyetlerini nasil tanimliyorlar? Bu konuda RP Istanbul Il Hanimlar Komisyonu Baskani Sibel Eraslan'a kulak vermekte fayda var:
"Seksen sonrasi gelisen Islamî hareket sadece bir reaksiyoner fraksiyon degil; entellektüel altyapisi ve diger ideolojilerle iliskisi ve düzlemini belirleme noktasinda üst yapisi belirlenmis bilimsel ya da daha dogru bir deyimle 'hikmet çerçevesinde ele alinan bir aksiyondur' diyebiliriz. (...) RP'li hanimlarin ... Türkiye ve dünya meselelerine sahip çikma; kadini tarif ve haklarini söyleme ve bu ugurda mücadele cephesi ile müslüman kadinin siyasî suurunu fiiliyata aktardigina inaniyorum.
... Siyasal bilinç içinde, hamasî teorilerin yasama aktarimini, üstelik çemberi gelistirerek gerçeklestirmistir RP'li hanimlar.
... Çalismalarimizda, tik tik kapi çalarak teblig usulüne biz siyasî literatürde 'tarama' diyoruz. (...) Bu fiilin olusmasina bizi sevkeden temel saik, beylerin siyasal suuru ve tebligi yapmakta kitlelere ulasmakta güçlük çekmeleriydi. (...) Erkekler gündüz fabrika ve isyerlerindeyken diger yogun ve kalabalik kitle evlerdedir. Bu düzenin atil hale getirdigi ve siyasi çalismalarda sürekli gözardi ettigi kitle ev kadinlariydi... Siyasi platformda bu tarz bir devrimdir."[18]
Artik Islam Türkiye'nin ana gündeminde. Hal böyle olunca Refah da bu gündemin önemli bir unsuru. Hem de Islamin gündemdeki yerini pekistirici bir unsur; ama tek unsur degil. Artik bütün gazeteler, dergiler, özel televizyonlar Islamdan ve müslümanlardan söz ediyorlar. Tartisma programlarina Islamci aydinlar bolca davet ediliyor. Laikler kendi aralarinda Islamcilara karsi alacaklari tavri tartisiyorlar. Bu arada Mehmet Ali Birand Islamci aydinlara ekranda yer verdigi için elestirilere ve tacize ugradigindan sikayet ediyordu.[19] Cumhuriyet gazetesi köse yazari ve Istanbul Üniversitesi Inkilap tarihi ögretim üyesi Toktamis Ates, Ali Bulaç, Fehmi Koru, Oktay Eksi ve Bülent Ecevit'le beraber katildigi bir özel TV tartisma programinin sonunda samimi bir itirafta bulunuyordu: "Desene bu durumda bizler de dinazor oluyoruz." Yani nesli tükenmekte olanlardan... Ah bu kadarla kalsa... Birand'in sundugu bir diger Çapraz Ates programinda tartisan Rusen Çakir, Ahmet Arslan ve Oktay Eksi laiklerin laikligin bile ne demek oldugunu iyi bilmediklerini kabul ediyorlar ve Türkiye'deki laikligin yeniden tanimlanmasi gerektigi hususunda (gönülsüz de olsa Oktay Eksi de dahil olmak üzere) hemfikir oluyorlardi.[20]
Laikligin yeniden tanimlanmasi gerektigi talepleri artik daha yüksek sesle dile getirilmesine ragmen, bu o kadar kolay olacak gibi görünmüyor. Çünkü, bir Mülkiye mezunu olarak, bu yeniden tanimlama hadisesine direnecek yeterince Mülkiyelinin üretilmis oldugunu görüyorum. Mülkiyelilikle daha çok bir zihniyete isaret ediyorum; somut örnegini Murat Karayalçin'da, Aydin Güven Gürkan'da ve Deniz Baykal'da görebileceginiz bir zihniyet.
Önümüzdeki yakin gelecek müslümanlar için psikolojik bir çatisma ortaminin hizlanarak devam edecegi bir dönem gibi görünmekte. Mevcut ekonomik sorunlar aslinda müslümanlar üzerine yapilacak saldirilari biraz azaltiyor. Çünkü siyasetçilerimiz ekonomik sorunlar hakkinda da konusmak zorunda ve gazetelerimizin de bunca ekonomik sorun varken her sayfa ve sütunu RP ve müslümanlara ayirmasi imkansiz. Sartlar Refah lehine isliyor. Anti-Refah cephenin ise Refah'a karsi su an en büyük kozu iki turlu seçim kanununu çikarmak. Refah'in mevcut sartlardan iyi yararlanabilmesi için: i) Önce kendi tutarsizliklarini tamir etmeli, bu hem nazari hem de tatbiki bir zaruret; ii) yönetimi devraldigi belediyelerde mutlaka basarili olmak için gayret göstermeli; iii) seçim öncesi olusmus olan müslümanlar arasi diyalog ortamini hiçbir grubun kimligine müdahele edilmemek kosuluyla gelistirmeye calismali; iv) Refah disindan müslüman zümrelerden gelecek katkilara soguk bakmamali ve gelen elestirilere açik olunmali; v) yönetim yapisi mevcut oligarsik karakterinden tabanin sesine daha açik olacak bir yapilanmaya dogru yönlendirilmeli; vi) tasra teskilatlarinin daha hosgörülü ve köylüye de yönelik faaliyette bulunabilecek kisilerce idare edilebilmesi için gerekenlerin neler oldugu üzerinde ciddi olarak durulmali; vii) büyük sehirlerdeki faaliyetler hiz kaybetmeden devam ettirilmeli; ve viii) her partinin en az Refah kadar müslüman oldugunu ispatlama derdinde olacagi önümüzdeki günlerde kendisinin Islamî zihniyeti önceleyen tavrini daha fazla vurgulayarak, Islam'i bir hayat tarzi olarak algilamakla Islam'a opurtünist heveslerle sarilmak arasindaki farki net olarak ortaya koymaya çalismali.
Bu arada gerek RP'li gerekse RP disindaki müslüman kitlelerin RP'den beklentileri konusunda pembe bir gelecek hayaline kapilmamalari zarureti oldugu kanisindayim. Ayrica kendi kafamizdaki Islamî gelecege ya da modele bakarak RP'ye karsi insafsizlik etmememiz de gerekiyor. Refah Partisi halihazirda pek çok çeliskileri içerisinde barindiriyor. Bu çeliskilerin bir kismini mevcut sistem içerisinde çalisip fakat onu degistirmeye yönelik bir gayeye sahip olmasi üretiyor; çünkü bu RP'yi her zaman savunma durumuna sokuyor. Tabii beraberinde RP'den beklenmeyecek tavizleri de getiriyor. Çeliskilerin bir kismi ise partinin kendi bünyesinden --teskilatindan, programindan ve onu olusturan kitlenin özelliklerinden-- kaynaklaniyor.[21] Bu çeliskiler gelecekte bir iktidar halinde azalmayacak; daha da artacak gibi görünüyor. Bizim üzerimize, RP'li olmasak da, halis niyetlerle yola çikanlar için Allah'tan yapacaklari hizmetlerin müslümanlarin genelinin hayrina neticelenmesini dilemek düsüyor. Muhtemel bir Refah iktidarinin da ne gibi tavizler pahasina elde edilebilecegi, ya da bu iktidarin verilmemesi halinde Türkiye müslümanlarinin Cezayir'deki tepkiyi gösterip gösteremeyecegi ayri bir tartisma konusu. Ben sahsim adina RP'den bekledigim iki sey var: i) Müslümanlari utandirmayacak hal ve hareket tarzina sahip olmaya bir süreklilik unsuru olarak devamli itina göstermeleri, ii) müslümanlarin önündeki engellerin kaldirilmasinda mesafe katedilmesine vesile olmalari. Bunlardan ikincisi RP'yi sadece söylemini degistirmeye ve tutarlilastirmaya itmekle kalmiyor, RP'nin strateji ve eylemlerinde de söylemle tutarli bir sekilde sürekli degisime tabi olmasi zaruretini doguruyor. o
[1] Sefa Kaplan, "Rusen Çakir'la Röportaj," Aktüel, sayi 147, 28 Nisan 1994.
[2] Mehmet Altan (Ömer Servet), "Birinci Cumhuriyet'in Sonu mu?" Pazar Postasi, 26 Mart 1994.
[3] Hikmet Özdemir, "Iki Ates Arasinda," Pazar Postasi, 26 Mart 1994.
[4] Mehmet Altan, "Kemalist Taassub Refah'i Güçlendiriyor," Sabah, 1 Nisan 1994; " 'Askeri laiklik' Demokratik Degil," Pazar Postasi, 7 Mayis 1994 (Ömer Servet imzasiyla).
[5] Nese Düzel, "Kim Bölecek?" Hürriyet, 5 Mart 1994.
[6] Bahri Zengin, "RP'nin Basarisinin Ana Sebepleri," Yeni Dünya, sayi 8, Mayis 1994.
[7] Sibel Eraslan, "RP'li Kadinlar Geliyor," Nehir, sayi 6, Mart 1994.
[8] Ergun Yildirim, "MNP'den MSP'ye Refah Partisi: Gelisimi, Felsefesi ve Projeleri," Nehir, sayi 6, Mart 1994.
[9] Rusen Çakir, "Onlar Yüzde Yirmibes, Biz Yüzde Yetmisbes, Sayin Dogan Güres," Pazar Postasi, 3 Nisan 1994.
[10] Taha Akyol, "ANAP ve RP," Milliyet, 19 Subat 1994.
[11] Cengiz Çandar, "Maglup: Çiller-SHP, Galip: Refah, Umut: ANAP," Sabah, 31 Mart 1991.
[12] Mahir Kaynak, "Özal'in Ilke ve Inkilaplari," Aktüel, sayi 147, 28 Nisan 1994.
[13] bkz. dipnot 9.
[14] Islamilesme ya da dindarlasma diye adlandirabilecegimiz Türkiye'deki Islam'a ilginin artmasi sürecinin su ana kadar ciddi bir analizi yapilmadi. Burada biz de bunu yapabilecek konumda degiliz. Yalniz biz dindarlasma demekle insanlarin hayatlarinin her alaninda Islamî kimligi ön plana çikaran bir kimlige sahip olmaya basladiklarini iddia etmedigimizi belirtelim. Hatta pek çok Islam ülkesinde laik hükümetler 'Islamizasyon' olarak adlandirdigimiz , hükümet kontrolünde ya da hükümetle isbirligi içindeki gruplar kanaliyla siyasal bilinci reddeten ya da ihmal eden bir dindarlasma sürecini tesvik de ediyor. Bu tip Islamizasyon politikalarini uygulayan ülkelere, özellikle 1980 sonrasini kapsamak üzere Türkiye de dahil. Islamizasyon, Islamî siyasal suurlanmanin önüne indirgemeci bir mantikla belli ibadetleri ve belli Islamî normlari Islam'in bütüncül anlayisindan soyutlayip öncelemesi suretiyle ulasilmis bir takva anlayisi sunuyor. Bu durumda ortaya çikan dindarlasma vakasi bireysel bir manevi tatmin arama hadisesinin ötesine gitmiyor. Bu açidan Türkiye enteresan bir tablo sergiliyor. Yümni Sezen'in Türk Toplumunun Laiklik Anlayisi adli çalismasina göre Türk toplumunda laikligi reddedenlerin orani 50'leri buluyor. Oysa laiklerin kopardigi bir bardak sudaki firtina sadece yüzde 19 için. Ortada yüzde 30'lara varan laiklige karsi oldugunu söyleyen zümre laik partilere oy vermis. Tabii burada laik olmayanlar RP'ye oy vermek zorundadir demek istemiyoruz. Ancak laik partilere oy vermeleri açisindan neticeyi ilginç buluyoruz. Bu durumda varilacak yahut varilmasi gereken sonuç, Türk halkinin laiklige karsi olanlarinin büyük çogunlugunun laiklige karsi olmasinin sebebi, genellikle Kemalistlerin laiklik hezeyanlari sebebiyle. Bu kitle laikligin ne demek oldugunu bilmiyor, laiklik denince Kemalistlerin dediklerini anliyor ve onu da tasvip etmiyor. Bu netice Islamizasyon'un belli bir ölçüde basariya ulastigini gösteriyor. Cengiz Çandar'in Özalist çizgiye çekilmis bir ANAP'i tekrar umut görmesinin sebebi de bu. Mehmet Altan, Hikmet Özdemir, Rusen Çakir ve Taha Akyol da bu sebepten ötürü Kemalistlere yogun elestiriler yapiyorlar; Kemalistlerin "laiklikten ödün" diye bahsettikleri seylerin laiklikle alakasi olmadigini iddia ediyorlar. Özal'a göre Türkiye'nin yapisal bir degisim geçirmesi ve globallesme dedigimiz hadiseden kopmamasi zaruri idi. Bu ise statükocu merkez güçlere karsi çevrenin destegini almayi gerektirmisti. Çevre Özal'in demokratiklesme, sivillesme ve laiklige farkli yaklasimi konusundaki tavirlarini kendisinin merkeze karsi taleplerinin aktarilmasi olarak algiladi. Bu algilamanin olusmasi tesvik edilen dindarlasma ile saglamlastirildi. Bir baska deyisle düzenin ayakta tutulmasi için Islam'a göz kirpildi. Bu göz kirpma özden çok kabuga yönelikti. Ancak, merkez güçlerinin dengeyi lehlerine kaydirma veya tamamen kaybetmeme için bastirmasi bu defa dindarlasan kitleyi politize etmeye itmesi mümkün. Eger olaya bu sekilde bakilirsa, RP'nin gerçek oy potansiyelinin daha çok gerisinde oldugu görülür. Bu yüzden de önümüzdeki günlerde bu potansiyel için RP ile sag partilerin arasinda bir müslümanlik yarisinin hizlanmasi kaçinilmaz. Entellektüel alanda ise Islamcilarin asil hesaplasmasi, Kemalistlere karsi bazi hususlarda ortak elestiriler yönelttikleri Ikinci Cumhuriyetçiler, Yeni Osmanlicilar, sivil toplumcular ve liberaller ile olacak. Simdiden bunun nüvelerini Hikmet Özdemir'in, Cengiz Çandar'in, Mehmet Altan'in, Taha Akyol'un, Rusen Çakir'in yazilarinda ve Cedit Grubunun çikardigi Türkiye Günlügü dergisinde görüyoruz.
[15] bkz. dipnot 8.
[16] bkz. dipnot 1.
[17] Mehmet Metiner, "RP'nin Yeni Söylemi üzerine," Yeni Zemin sayi 11, Kasim 1994.
[18] bkz. dipnot 7.
[19] Elestiri örnegi için bkz. Hincal Uluç, "Mehmet Ali'ye Katilmiyorum," Sabah, 19 Nisan 1994; taciz örnegi için Emin Çölasan, "Hayirli Kazançlar Mehmet Ali," Hürriyet, 20 Nisan 1994. Çölasan yazisinda söyle diyor:
"Sevsinler senin entelligini, fikir özgürlügünü ve demokratligini!... Eger sen yürekli adamsan, bu kavramlara gerçekten inaniyorsan, programina birgün beni çikar da seni iyi bir çapraz atese alayim. ... Ve göstereyim sana dünyanin kaç bucak oldugunu. Ama nerdeeee sende o yürek!
Haydi dolarli kazançlarin hayirli olsun. Yurt disinda malin mülkün daha da artsin. (...) Türkiye kaybediyormus, senin umurunda mi? Yeter ki sen kazan!"
Birand'in kendisine yapilan elestirilere Hincal Uluç'un nezdinde cevabi için bkz. Mehmet Ali Birand, "Ben de Hincal'a Katilamiyorum," Sabah,, 20 Nisan 1994 ve "Susturun Bu Insanlari, Rahat Edelim," Sabah, 14 Nisan 1994.
[20] Bu tartisma programinin analizi için bkz. Mehmet Ali Birand, "Laikler Konusunca! Ortaya Bir Baska Manzara Çikti," Sabah, 28 Nisan 1994 ve Abdurrahman Dilipak, " Tesekkürler Rusen," Beklenen Vakit , 28 Nisan 1994. Birand yazisinda tartismacilarin Türkiye'de laiklerin genel tutumu hakkindaki ortak kanaati konusunda su aktardiklari ilginç:
"... Atatürk'ten sonra gelen laik kadrolarin bilinçsizligi, kör bir yasaklama ile yetinmeleri ve bugüne kadar geçen dönem içinde de yine laik kesimin karsit görüsü ve bunlari temsil edenleri küçümsemeleri, sirtini sadece devlete dayayip 'birsey olmaz, biraz baslarini kaldirirlarsa devlet onlari susturur' yaklasimini sürdürmeleri üzerinde duruldu. Laiklerin donanimsizliklari, konuya iliskin bilgisizlikleri, halka inip bu ilkeleri benimsetmek zahmetine girmemeleri de hatalarin arasinda sayildi."
Bu programa tam yukarida Birand'dan aktarilan satirlarda tarif edilen bir laik tipi tarafindan yapilan elestiri için bkz. Hikmet Çetinkaya, "Laiklik Nedir?" Cumhuriyet , 28 Nisan 1994.
[21] Bu çeliskilerin neler oldugunu bu yazida ayrintili olarak ele almamiz imkansiz. Bence en temel problem RP'nin modernizme teslim olmus olmasinda ve çok umut baglamis oldugu Adil Düzenini de seküler varsayimlar üzerine oturtmakta beis görmemesinde yatiyor. Bkz., Adil Düzenin teorisyenlerinden Süleyman Akdemir, "Insandan Devlete: Devletin Teorik Temelleri, I-II," Bilgi ve Hikmet, Yaz 1993 ve Kis 1994; ve "RP'nin Adil Düzeni Üzerine," Yeni Dünya, sayi 8, Mayis 1994. Ayrica bkz., Rusen Çakir, Ayet ve Slogan, Istanbul Metis, 1990, sayfa 232-238 ve Ne Seriat Ne Demokrasi: Refah Partisini Anlamak, Istanbul, Metis, 1994, bölüm 10. Allah nasip ederse ve de Anadolu editörü de uygun bulursa, gelecek sayida bu konuda bir yazi hazirlamayi amaçlamaktayim.
©1994 anadolu
This article can be reproduced provided that full credit is given to anadolu
Bu yazi anadolu'ya atif yapilmak kaydiyla kopyalanabilir.