Sunday, June 19, 2011

AK PARTİ’NİN SON SEÇiM ZAFERİ AMERİKA’DAN NASIL OKUNUYOR?

AK PARTİ’NİN SON SEÇiM ZAFERİ AMERİKA’DAN NASIL OKUNUYOR?
Levent Baştürk

 Bu sorunun cevabını aramadan önce söze, tek bir Amerika olmadığını, farklı yorumlar yapan, farklı fikirlere sahip ve farklı tahliller dile getiren "birden fazla" Amerika olduğunu söyleyerek başlayalım. Amerikan basınında, düşünce kuruluşlarında ve hatta Amerikan yönetiminin değişik kurumları arasında bile değişik görüşlerin varlığı söz konusu. Bu çeşitliliğe rağmen, son genel seçimden AK Parti’nin birinci olarak çıkacağından Amerika’da kimsenin bir kuşkusu yoktu, ama oy oranı konusunda değişik beklentiler vardı. Beklentilere paralel olarak da seçimin neticesine yüklenen anlamlar da birbirinden farklılık gösterebilmekteydi. Bu yazıda, çok genel hatlarıyla da olsa, Türkiye'deki son genel seçimden yola çıkarak, yukarıda sözünü ettiğim çeşitliliği ve sebep olduğu görüş ve duruş farklılıklarını izah etmeye çalışacağım.

Beyazsaray ve Başkan

Basbakan’ı tebrik etmek için telefonla arayan Obama’nın görüşme esnasında AK Parti’nin seçim başarısını “tarihi zafer” olarak nitelemesi, üçüncü defa seçimde elde edilen başarıdan söz etmesi ve iki ülke arasındaki mevcut iyi ve güçlü ilişkilerin ileride daha da güçlendirilmesi için iki tarafın yakın çalışma içinde olması gereğinin üzerinde durması, Obama’nın seçim  neticelerini memnuniyet verici bulduğunu gösteren ifadelerdir. AK Parti hükümetinin İran, Filistin, Rusya, NATO füze kalkanı ve son olarak da Libya’ya müdahele konusunda izlediği politikalar ve aldığı tavırlar Amerikan  politikalarıyla tamamen örtüşmemiş olmasına rağmen, Türkiye’nin Müslüman ülkeler arasında nispeten yerleşmiş laik ve demokratik bir rejime sahip olması ve İslamcı geçmişten gelen kişilerce kurulmuş bir siyasi parti tarafından istikrarlı bir biçimde yönetiliyor olması, Obama’nın Türkiye’ye, herşeye rağmen, olumlu bakmasını belirlemektedir.

Dışişleri Bakanlığı

13 Mayis’ta Bakanlık sözcüsü Mark Toner imzalı AK Parti’nin seçim başarısını tebrik eden basın açıklamasına bakıldığında acayip denilebilecek ve de teamüle ters düşen bir durumu hemen farketmek mümkün. Birincisi, metnin benzer metinlere göre kısa olması hemen göze çarpıyor. İkincisi, metinde kullanılan dilin haddinden fazla ve diplomatik teamüle pek uymayacak kadar kuru olduğu dikkatinizi çekiyor. Üçüncüsü, metinde Türk halkı tebrik edilir ve serbest ve adil bir seçimden dolayı takdir edilirken bu tebrik ve takdirin seçimin galibi olan siyasi aktörden ve hükümetten esirgendigini görüyoruz.

Türkiye’nin ABD açısından önemi, iki ülke arasındaki ittifak ilişkilerinin boyutu ve Türkiye’nin uluslararası sistemdeki küçümsenemeyecek yeri düşünüldüğünde, Amerikan Dışişleri’nin neden bu şekildeki bir tebrik metninin açıkladığının ilk sebebi olarak akla seçim sonuçlarının yarattığı hayal kırıklığı geliyor. Kuvvetli bir rivayete göre, aralarında Dışişleri’nin de bulunğu Obama yönetiminden bir kesimin bu seçimden beklentisi, CHP’nin yüzde 30-32, AK Parti’nin de yüzde 38 civarında bir oy almasıydı.

Bu beklentiden kaynaklanan hayal kırıklığının yanısıra Amerikan Dışişleri ve Türk hükümeti arasında geçen bazı gerginlikler de hesaba katılması gereken faktörler arasında yer almaktadır. Bilindiği gibi, Oda-TV’ye karşı düzenlenen operasyon, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Nedim Şener ve ODA-TV personelindan bazı gazetecilerin tutuklanmasının ardından Amerikan Dışişleri ile hükümet arasında düşük yoğunluklu ama geniş bir zaman dilimine yayılan bir gerilim yaşandı. Bu gerilimin akabinde, The Economist ve New York Times’da CHP’ye verilen desteğe yönelik eleştiri olarak Başbakan’ın seçim meydanlarında Kemal Kilicdaroglu’nun küresel bir çetenin projesi olduğunu iddia etti. Sözü uzatmamak için biz burada, Amerikan Dışişleri’nin bu eleştiriyi üzerlerine alınması için yeterince sebebin olduğunu belirtmekle yetinelim. Sonuç olarak, Amerikan Dışişleri tebrik mesajında özne olarak Türk hükümeti ve AK Parti’yi görmeyerek ve metinde uygun olmayan bir üslup kullanarak bir yerde hükümeti ve Basbakan’ı küçümsediğini gösterir bir hava vermeye çalıştığını iddia etmek yanlış olmayacaktır.

Savunma Bakanlığı (Pentagon)

 Pentagon’un AK Parti hükümetleri öncesi dönemi özlemle aradığını söyleyebiliriz. 2003 yılında Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden İrak’a geçmesine izin veren tezkerenin gecmemesiyle Türk hükümeti ve Pentagon arasında başlayan sorunlara Türkiye’nin İran konusunda takındığı tavır, NATO füze savunma kalkanı projesine olumlu bakmaması ve, en son olarak da, uçuş kodlarının verilmesinin reddedilmesi üzerine Türkiye’nin F35 uçaklarının siparişini erteleme sorunları da eklendi. Libya’ya yönelik müdahele öncesinde Türkiye’nin bazı şerhlerinin olması ve süreci yönlendirmeye çalışması da Türkiye’ye karşı olan hoşnutsuzlukları artırdı.

Bu şartlar altında, şunu söylememiz mümkün: Washington’daki diğer kurumlar gibi, Pentagon da Türkiye’deki son seçimi AK Parti’nin kazanacağından emindi. Öte yandan yeni CHP’nin açıkça ilan edilmiş, İsrail’le ilişkilerin tamir edilmesini de ihtiva eden, pro-Amerikan dış siyaset anlayışının Pentagon çevrelerini de CHP’nin başarılı olması yönünde bir beklenti içine soktuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Buradan yola çıkarak da, AK Parti’nin yüzde 50’lik seçim başarısının Pentagon çevrelerinde memnuniyet yaratmadığını, ama öte yandan Erdogan’in ve AK Parti’nin gücünü pekistirmesine sebep olabilecek 330 ve üzeri milletvekili sayısına ulaşamamasının bazı endişeleri Pentagon çevrelerinde gidermiş olgunu söylemek mümkündür.

Kongre

Amerikan Kongresi’nde Türkiye’ye karşı son zamanlarda, tek değil ama, en büyük tavır belirleyici unsurun İsrail’le olan ilişkiler olduğunu inkar etmek imkansız bir durum. Kongre’de bu seçim sonuçlara yönelik tepkiyi üç bakış acısına göre değerlendirmek mümkün: Birincisi, Türkiye’yi artık düşman olarak gören bakış acısı. Buna göre, Türkiye artık İran, İsrail, füze kalkanı, Rusya ve Cin’le geliştirilen ilişkiler gibi faktörler göz önüne alındığında Batı müttefiki olmaktan çıkmış ve Amerikan çıkarlarına aykırı hareket eder hale gelmiştir. Daha çok aşırı sağcı, muhafazakar ya da Hıristiyan sağına mensup Kongre üyeleri açısından bu son seçim onların fikirlerini pekiştirici bir rol oynamıştır. İkinci kategoride Türkiye’yi özellikle bölgesel siyasette yeni bir rakip olarak görenler var. Mümkün olan alanlarda işbirliğinin sürdürülmesini savunan bu kesime göre, bu seçim sonuçları Türkiye’nin bağımsız dış politika izleme isteğini daha da artırıcı bir rol oynayacaktır. Üçüncü kesim olarak da, Türkiye’yi sorunlu müttefik olarak görenlerin varlığından söz edilebilir. Türkiye’nin Batı ittifakı içinde kalmasını gerektiğini ve Filistin sorununun bir çözüme bağlanması durumunda da büyük ölçüde Türkiye ile olan sorunların bir kısmının giderileceğini düşünen bu kesime göre de bu seçim sonuçları, bu sorunlu müttefik konumunun daha bir süre devam edeceğinin habercisi olmuştur. Bu yasanilamaz bir durum değildir; fakat ihtiyaç hasıl olduğunda zaruri uyarılar da yapılmalıdır.

Düşünce kuruluşları

 Düşünce kuruluşlarının seçimden AK Parti’nin başarıyla çıkmasına olumlu bakıp bakmadıkları büyük ölçüde onların pro-İsrail olup olmamalarıyla doğrudan alakalı bir durum. Ancak AK Parti’nin milletvekili sayısını 330 ve üzerine çıkaramaması farklı gerekçelerle de olsa, bütün düşünce kuruluşlarının olumlu gördüğünü söylemek mümkün. Seçim sonuçlarına nasıl yaklaşıldığı konusunda ise önemli ayrılıklar olduğunu farketmemek imkansız.

2004’den beri ABD’nde karar vericilerin düşüncelerini, Türkiye’deki muhalefetle koordine bir şekilde yürüttükleri kampanyalarla AK Parti aleyhine etkilemeye çalışan pro-İsrail ve yeni muhafazakar düşünce kuruluşları için bu seçim sonuçları tabii ki hayal kırıklığı oldu. Orta Doğu Forumu kuruluşunun kurucusu Daniel Pipes, seçim günü yaptığı bir değerlendirmede, bu seçimin Türkiye tarihinin “son serbest secimi” olacağı kehanetinde bulundu. Ancak Pipes AK Parti’nin 330’un altında milletvekili çıkarması üzerine “zafer gibi görünen maglubiyet” değerlendirmesini yaptı ve “şimdilik” de olsa Türk demokrasisinin kurtulduğunu iddia etti.  

Türkiye’de 28 Şubat döneminde isminden çok sözettiten ve o dönemde Çevik Bir’in ikinci adresi olan ve bugünlerde “yeni CHP”nin Washington’da pazarlanması işini yürüten Washington Enstitüsü uzmanlarından Soner Çağaptay da CHP’nin gösterdiği “büyük performansla” hem Türkiye’de demokrasiyi hem de AK Parti’yi kendisinden kurtardığını iddia etti. Oysa Pipes ve Çağaptay Mart ve Nisan aylarında kaleme aldıkları yazılarında CHP’nin AK Parti’nin bir iki puan önünde gittiğini iddia ediyorlardı ve AK Parti oylarının yüzde 29-31 civarında olduğunu söylemekteydiler. Amerika’daki anti-AK Parti kampın en önde gidenlerinden olmalarına rağmen Çağaptay ve Washington Enstitüsü, bu seçim sonrasında eski saldırgan halleri yerine daha yumuşak bir tavrı tercih edip yeni dönemde Türk demokrasisinin aktörlerine karşılıklı olarak paylaşmayı öğrenmeyi tavsiye etmesi ve son seçimlerden kendince Arap Baharı için olumlu sonuçlar çıkarması ise dikkate sayan bir durumdu.

Seçim sonuçları karşısında, anti-AK Parti kamptan en uzlaşmaz tavrı Amerikan Girişim Enstitüsü (AEİ)’nden Michael Rubin gösterdi. Ona göre, bu seçim sonuçları artık Türkiye’nin bir müttefik değil düşman olduğunu bir kere daha teyid etmişti ve Türkiye artık bu konumuna göre muamele görmeliydi. Bu kamptan olan muhafazakar Heritage Vakfı da seçim sonuçlarından dolayı endişe ifade edenler arasında yer aldı, ama Türkiye ile hala üzerinde uzlaşılabilen alanlarda ortak çalışmanın devam etmesinde fayda olduğunu ifade ederken İran, İsrail’le ilişkiler ve füze kalkanı konularında Türkiye’nin işbirliğine zorlanmasını savundu ve bunda başarılı olunmazsa, Türkiye’yi bir müttefik olarak görmekten vazgeçilmesi gerektiğini dile getirdi.

Atlantik Konseyi, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı ve Brooking Enstitüsü gibi liberal veya merkez düşünce kuruluşları genelde seçim sonuçlarına Türk demokrasisin pekişmesi açısından olumlu yaklaştılar. Bu kuruluşlara mensup Ross Wilson (ABD’nin eski Ankara büyükelçisi), Henri J Barkey ve Ömer Taşpınar gibi isimler, sorunlu bir bölgede, halkın yarısının onayını almış güçlü bir iktidarın yönettiği istikrarlı, ekonomisi gelişen ve demokratik bir Türkiye’nin Amerika’nın önemli bir müttefiki olduğu olgusuna vurgu yaptılar. Giderek kendine daha fazla güvenen ve kendi bakış açısını izlediği dış politikaya yansıtan Türkiye ile bazı çıkar uyuşmazlıklarının olması normaldi, ama bunlar üzerinde bir orta yol bulmak mümkün olabilirdi. Ayrıca, AK Parti’nin istediği sayıda milletvekili sayısına ulaşamaması, onu iç siyasette yeni anayasanın hazırlanması ve Kürt meselesi gibi çok önemli konularda çözüm ararken diğer politik aktörlerle uzlaşmaya itecek olması açısından olumlu bir durumdu.

Medya

Dış politika, özellikle de İsrail’e karşı alınan tavır, nedeniyle Türkiye’nin iç siyasetini Türkiye’deki laikçi-batıcı muhalif kesimlerin gözüyle aktarmayı tercih eden Washington Post, Wall Street Journal ve New York Times gibi günlük gazeteler ve Time dergisi gibi merkez medyada 2011 seçim sonuçlarına genelde olumlu yaklaşıldı. Hepsinde seçim sonuçlarını belirlemede siyasi ve ekonomik istikrarın önemli katkısı olduğu belirtildi. Genelde bu yayınların AK Parti ve Başbakan Erdoğan eleştirileri ve yorumları Türkiye’nin merkez medyasıyla uyum içinde olup belli saptirmalar içerse de, bu durum seçim sonuçlarına olumsuz yaklaşılmasına neden olmadı. Başbakan Erdoğan'ın başarısının beklenen bir sonuç olduğu belirtildi, ama 330 milletvekili elde edememesinin Türk demokrasisinin geleceği açısından olumlu bir durum olduğu vurgulandı. Ayrıca Kürt haklarıyla özdeşleştirilen 36 bağımsız milletvekilinin seçilmiş olması da hazırlanacak yeni Anayasa için olumlu bir faktör olarak görüldü.

Thursday, June 09, 2011

“YENİ CHP” BİR AMERİKAN PROJESİ MİDİR?

YENİ CHP” BİR AMERİKAN PROJESİ MİDİR?

İngiltere’de yayınlanan ve her ülkede dünya gündemini takip eden  pek çok kişi tarafından okunan bir yayın olan The Economist dergisinin geçen haftaki sayısında yer alan bir Türkiye raporu ve editör yazısında Turkiye’deki genel seçimlerde Türk seçmenlerinin açıkça CHP’ye oy vermesi istendi. Dergideki yazılarda sekiz yıllık AK Parti hükümetlerinin başarılı icraatleri büyük ölçüde aktarılıyordu. Öte yandan Ergenekon davasındaki suistimaller, medya üzerindeki baskılar, Başbakan Erdoğan’ın tek adam olma ihtirası taşıdığı ve AK Parti iktidarının otoriter olmaya meylettiği gibi bahaneler öne sürülerek Türk demokrasinin geleceği açısından Türk seçmenlerinin CHP’ye oy vermesi isteniyordu. The Economist’e göre AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesi engellenemeyecekti; ama tek başına Anayasa’yı yapabilecek çoğunluğu elde edemezse, bu onu diğer partilerle ortak hareket etmeye zorlayacaktı. Dolayısıyla AK Parti’nin gücünü dengelemek için CHP’ye oy verilmesi Türk demokrasisinin sağlıklı gelişimi için bir zaruretti.

Yeni CHP bir “ABD projesi” ya da “kuresel çete projesi” iddiaları

The Economist’e çıkan bu habere, en ilginç tepki CHP’nin 22. ve 23. dönem İzmir milletvekilliğini yapmış olan, geçmişte laikçi, ulusalcı ve hatta ırkçı sayılacak çıkışlarıyla gündeme gelmiş olan Dr Canan Arıtman’dan geldi. CHP’nin seçim beyannamesinde halktaki anti-Amerikanizmi giderme vaadinde bulunduğunu da hatırlatan Arıtman “Yeni CHP bir Amerikan projesidir” dedi.

Canan Arıtman’ın teşhisine benzer bir teşhis de fazla geçmeden Başbakan Erdoğan’dan geldi. Partisinin İstanbul Kazlıçeşme ve onu izleyen mitinglerinde Başbakan Erdoğan “meğer, CHP’nin yeni genel başkanı, sadece ulusalcı bir proje değil, uluslararası bir projeymiş. Biz, CHP’nin yeni genel başkanını, Türkiye’deki çetelerin projesi biliyorduk, meğer sadece onların değil, küresel çetelerin de projesiymiş’’ diyecekti.

Peki Canan Arıtman ve Başbakan Erdoğan bu görüşlerinde tamamiyle haklılar mi?

Proje nedir? Yeni CHP bir proje midir?

CHP’nin nasıl bir proje olduğu konusuna girmeden önce, isterseniz bir proje tarifi verelim. Oldukça genel geçer bir tarife göre, proje belirli bir ekip tarafından, belirli bir başlangıç ve bitiş süresinde, belirlenmiş hedefler doğrultusunda kaynak kullanılarak gerçekleştirilen faaliyetler bütünüdür.

Bu tanıma göre “yeni” CHP bir proje olarak adlandırılabilir mi? İsterseniz bunun cevabını, biz “yeni” CHP’nin ABD’de pazarlamasını üstlenmiş Amerika’daki en güçlü İsrail lobisi olan Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi (AIPAC)’nin düşünce kuruluşu olarak faaliyet gösteren Washington Enstitüsü (WINEP)’nde uzman sıfatıyla istihdam edilen Soner Çağaptay’ın düşüncelerinden yola çıkarak arayalım.

CHP’deki değişimi, adeta kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir dönüşümmüş gibi Batılı çevrelere izah eden, ama Deniz Baykal’ın başkanlıktan uzaklaştıran kaset skandalına hiç deginmeyen yazılarında, Çağaptay “eski CHP”–“yeni CHP” ve “eski Kemalizm”-“yeni Kemalizm” tasniflerine gider. Çağaptay’a göre “Eski Kemalistlerin” idaresi altındaki gelişimini durdurmuş ve donmuş “eski CHP” Batı karşıtıdır ve katı laikçi-milliyetçi modernleşmeyi demokratikleşme ve halkın iradesine tercih etmektedir. “Yeni Kemalist” anlayışla yola çıkan “yeni CHP” fosilleşmiş bir siyasal yapıyı dinamik bir sosyal demokrat hareket haline dönüştürmeye başlamıştır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde yeni Kemalistler, AK Parti’nin Orta Dogu’daki din temelli ittifak arayışlarına karşı, kuvvetli bir Batı yanlısı tutum takınmışlardır ve AB yanlısı bir tutum içine girmiştir. Partinin yeni yönetim kurulu liberal, ilerici ve sosyal demokrat fikirli insanlardan oluşmaktadır ve Atatürk’ün görüşlerinin liberal ve revize edilmiş bir biçimini savunmaktadırlar. Eskisi gibi dine mesafeli değillerdir, ama AK Parti’nin meşruiyetini dindarlıktan alan muhafazakarlığına da itiraz etmektedirler. Onun yerine, dine ve dindarlığa kapıları açan, ama sosyal muhafazakarlığı dışlayan bir tutum içine girmişlerdir. Böylece, Kılıçdaroğlu’nun yeni Kemalizmi dine ve dindarlığa kapıları açmakla birlikte, sosyal muhafazakarlığı dışlayarak din ve devlet ayrımını koruyabilmektedirler.

Yeni CHP bir ABD projesi midir?

Soner Çağaptay’ın gerçekliği yansıtmaktan ziyade, apaçık bir şekilde Yeni CHP’yi pazarlama amacını taşıyan yukarıda aktardığımız fikirleri bize bir proje ile karşı karşıya olduğumuzu gösterdiği gibi, bu projenin hazırlanmasında katkısı olan merkezlerin birisinin de adresini vermektedir. Deniz Baykal yönetimindeki Eski CHP’nin özellikle ABD, AB ve İsrail’le ilişkiler konusunda yukarıdaki tabloya tam olarak oturmadığı bir gerçektir. Aslında Çağaptay’ın çizdiği dinle barışık laiklik ve halk temsili konuları, Türkiye bağlamında, özelde WİNEP’in genelde İsrail yanlısı ve neo-kon kuruluşların da mecburen adapte olmak zorunda kaldıkları bir gelişmedir. WİNEP ve benzeri İsrail yanlısı ve neo-kon kuruluşların Turkiye’de 28 Şubat Sureci’nde başrolü oynayan aktörlerle olan işbirliği ve bu süreçte olan katkıları oldukça açık seçik bilinen bir gerçektir. WİNEP o dönemde adeta o dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in ikinci adresi olmuştur. Aşırı sağcı ve emperyalist bir dış politika vizyonuna sahip olan bu kuruluşun “solcu, liberal ve sosyal demokrat Yeni CHP’nin pazarlanması işinde rol üstlenmesi oldukça düşündürücüdür. İlişkinin boyutu pazarlamanın da ötesine gitmektedir. WİNEP, bir zamanlar Çevik Bir’e ikinci adres olduğu gibi, şimdi de yeni CHP’nin kurmaylarının endamlarını göstermek için kullandığı bir araç olmuştur.

CHP’nin Genel Başkan Danışmanı ve Parti Meclisi üyesi emekli Büyükelçi Faruk Logoğlu 22 Kasım 2010 yılında Washington’da Washington Enstitüsü’nce düzenlenen “Türk-Amerikan Ortaklığını Yeniden Üretmek” konulu bir konferanstaki sunumda “Türkiye’nin ruhunu gösteren ve modern Turkiye’yi karakterize eden şeyin Turkiye’nin ABD, İsrail, NATO ve AB ile olan ilişkileri olduğunu” söylemiştir. Ona göre Turkiye’nin ABD ile olan ilişkileri kaçınılmaz bir zorunluluk üzerine oturmaktadır ve İsrail’le ilişkiler sağlıklı olmadıkça ABD ile ilişkilerin sağlıklı bir zeminde götürülmesi de mümkün değildir. AB ile ilişkiler de Turkiye’de demokrasi ve laikliğin geleceği açısından çok büyük önem taşımaktadır.

28 Mart 2010’da yine Washington Enstitüsü’nde yapılan bir konuşmada, CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk, yeni CHP’nin dış politika vizyonunu anlattığı konuşmasında Logoğlu’nun ifade ettiği görüşleri tekrarlamıştır. Daha da ilginci, gerek heyet olarak yurtdışında yaptıkları görüşmelerde gerekse Turkiye’de medyaya yapılan açıklamalarda yeni CHP’nin dış politika kurmayları Washington Enstitüsü merkezli olarak başlatılan ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin iyice gerilmesi neticesinde bütün Batı medyasında görülmeye başlayan “eksen kayması” tartışmalarını tescil ettiler ve hatta “eksen değişmesi” kavramını tedavüle soktular. 2011 yılının Mart ayında Washington’a gönderilen CHP heyeti yine aynı görüşleri tekrarladı ve bu arada Washington Enstitüsü’nde de bir konuşma yapmayı ihmal etmediler ve her bulundukları ortamda İsrail’le ilişkileri onarma sözü verdiler. Kemal Kılıçdaroğlu da aynı fikirleri Avrupa gezisi esnasında tekrarladı.

Bu kısa açıklamamız gösteriyor ki, The Economist, The New York Times ve Reuters gibi medya organlarının Türk seçmenlerini son seçimlerde CHP’yi desteklemeye çağırması bir tesadüf değil, bir sürecin parçası. Bugün kendi iç dinamikleri ile dönüşemeyen CHP’nin AK Parti’ye karşı ABD, İsrail ve AB’nin katkı ve etkisiyle dönüştürülmesi sürecini yaşadığımızı söyleyebiliriz. Bu çerçevede de özelde ABD’nin genelde Batı’nın bir yeni CHP projesi olduğunu iddia etmek tam anlamıyla yanlış olmaz. Ancak bunu söylemek yeni CHP’yi tamamen Batı’nın gerçekleştirmeye koyduğu bir projenin ürünü yapmaz. Neden?

 Projenin Türkiye Boyutu

Ülkelerin iç politikalarının dışarılarda bir yerlerde dizayn edilip içeriye dikte edildiği şeklindeki bakış, özellikle Türkiye gibi bir ülke söz konusu olduğunda, tam anlamıyla açıklayıcı olmaz. Uluslararası desteğin rolü ve etkisi elbette önemlidir, ama dikkatle incelersek, bu gücün çoğu zaman var olan süreci kolaylaştırıcı ya da hızlandırıcı rol oynadığını görürüz. Bu açıdan bakınca, Yeni CHP’yi anlamak için Türkiye bağlamını da iyi okumak gerekmektedir.

AK Parti iktidarı gerek merkeze taşıdığı ekonomik ve sosyal güçler itibariyle, gerekse temsil ettiği değerler açısından Turkiye’deki yerleşik ekonomik çıkar çevrelerini, statü gruplarını ve kalıplaşmış egemen yargıları sarstı. Bu haliyle AK Parti’ye karşı olan çevrelerde bir direnme ortaya çıkardı. Ne var ki Turkiye’deki başlıca üç muhalefet odağı (CHP, MHP ve BDP) oldukça dar olan vizyonları gereği, çok geniş bir yelpazeyi oluşturan toplumsal muhalefetin tümünü kucaklayıcı olamadı. MHP ve BDP etnik kökenli bir toplumsal ve siyasal muhalefetin odağı olmakla yetinirken, CHP daha çok içe kapanmacı ulusalcılık, laikçilik ve hayat tarzı endeksli bir muhalefet odağı olmanın ötesine geçemedi. Bu üç parti içinde AK Parti’ye karşı oldukça geniş bir alana yayılan muhalefet çevrelerini biraraya toplamaya en müsait yapı olma özelliğini de CHP’nin taşıdığı bir gerçekti. Ancak Deniz Baykal’ın başında olduğu bir CHP bunu başaramazdı. Onun önderliğindeki bir CHP ile ne uluslararası alanda bir meşruiyet arayışına girisilebilirdi ne de hayat tarzı nedeniyle AK Parti’den uzak duran ama CHP’ye de mesafe koyan kentli liberal demokrat kesimlerin desteği alınabilirdi.

AK Parti’ye karşı statüko içinde kalarak mücadele etmenin nafile olduğu ortaya çıkmıştı, ama statüko ile özdeşleşmiş Deniz Baykal CHP’si ile girişilen her yenilik hamlesinin daha başlamadan bittiği de geçmişte görülmüştü. Kısa sürede AK Parti iktidarına alternatif olamayacak bile olsa güçlenmiş bir CHP ile AK Parti’yi en azından bir hizaya sokmak mümkün olabilecekti. Bu aşamada klasik Kemalist anlayışın ve onunla özdeşleşmiş siyasal hiyerarsilerin tasfiyesi zarureti vardı.

Deniz Baykal’a karşı gerçekleştirilmiş olan kaset operasyonu ezberini bozmuş bir CHP’yi piyasaya surebilmenin ilk adımı oldu. Deniz Baykal ve onunla birlikte eski Kemalist anlayışın tasfiyesi hem içeride hem de dışarıda var olan arayışların bir ortak zeminde buluşması üzerine mümkün oldu. Bu ortak zemin de, bir çıkar, fikir ve değerler birliği üzerinden sağlandı.

Tuesday, May 31, 2011

BİR "SEMBOL" OLARAK ÜSAME VE ÖLÜMÜ: İSLAM DÜNYASI VE AMERİKAN DIŞ SİYASETİ - 2


BİR "SEMBOL" OLARAK ÜSAME VE ÖLÜMÜ: İSLAM DÜNYASI VE AMERİKAN DIŞ SİYASETİ - 2

Levent Baştürk



Yazımızın ilk bölümünü, artık eski paradigma üzerinden ABD ve müttefiklerinin Orta Doğu toplumları ile ilişkilerini sürdürmeye devam etmelerinin imkansızlığını belirterek bitirmiştik. Buna rağmen, Amerika'nin bölgede takip ettiği tutarsız ve iki yüzlü siyaset bütün boyutları ile devam etmekte olduğunu görüyoruz. Amerika Mısır ve Tunus'da oluşacak olan dengeleri kendi lehine olacak şekilde belirleme çabası içinde. Ayrıca Amerika'nın ilan edilmemiş savaşlarından birinin sürdüğü Yemen'de, bu savaştan istediği sonucu alabilmek için, Amerika ve müttefikleri döktüğü oluk oluk kana rağmen, yıkılacağı kesinleşene kadar Yemen rejiminin yanında tavır almaya devam ettiler.


Öte yandan son yıllarda Batı’yla ilişkilerini çok geliştirmiş olmasına rağmen tam olarak Batı ittifak sistemiyle entegre olmamış Kaddafi rejimine karşı, oradaki muhalefeti korumak bahanesi altında savaş açılmış durumda. Mevcut rejimin değişmesi halinde İran etkisi altına kayma riski taşıyan Bahreyn'de ise, Amerika ve müttefikleri, Suudi askerleri tarafından ortaya konan vahşete tam olarak seyirci kalmış durumdalar. Suriye'de ise durum biraz daha karışık. İran ve Hizbullah'in müttefiki olan ve Hamas'a kol kanat geren Esad rejimi Amerika için bir hoşnutsuzluk kaynağı. Ancak iktidarda olduğu yarım yüzyıl boyunca, Hizbullah'a sağlanan destek dışında, bölge dengelerini sarsma açısından rahatsız edici bir hareketi de yok Suriye'nin. Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri'nı İsrail resmen ilhak etmiş olmasına rağmen, Suriye rejimi İsrail'le 1973'den beri retorik seviyesini aşan ciddi bir sorun yaşamadı. İsrail'in daha çok yakınlarda, nükleer silah geliştirme denemelerinin yapıldığı iddiasıyla, Suriye'nin bazı tesislerini bombalaması bile Suriye ile İsrail arasındaki izafi sükûneti bozmadı. Kısaca, gelişmeler Suriye'nin Libya benzeri bir müdaheleye, kısa süre içinde maruz kalmayacağını gösteriyor.


 "Arap Baharı" dediğimiz halk başkaldırılarının son aşamasının ne olacağının bilinmediği mevcut şartlarda, Üsame'nin sembolik ölümü, eğer Amerika şu ana kadar yaptığı hatalarından ve bölgedeki yeni gelişmelerden doğru dersleri çıkarmazsa, sadece kısa vaadeli bir kazanç sağlayacak Amerikalı yöneticiler için. Obama'nın "ulusal güvenlik sorunlarının emanet edilebileceği kuvvetli lider" imajını pompalamak ve, belki, gelecek seçimi kazanmasının ötesinde bir sonucu yok bu gelişmenin.


Üsame'nin sembolik ölümünün uzun süreli kalıcı etkilerinin olabilmesi için, Amerika dış politikasında şu değişikliklere gidilmesi gerekmektedir:


1- Filistin Sorununa kalıcı ve adil bir çözüm arayışına samimi olarak girilmesi ve İsrail'in saldırgan vurdumduymazlığına karşı artık "dur" denmesi,
2- Irak ve Afganistan'in işgallerine bir an önce son verilmesi,
3- İran'ın bölge için tek sorun olarak görülmesinden vazgeçilmesi ve İran'la dikte edici olmanın otesince pozitif ve yapıcı bir diyaloğa girilmesi,
4- Amerika'nın açıkça ilan edilmemiş ama pratikde sürdürülen Pakistan, Yemen ve Somali'deki savaşlarına son verilmesi,
5- Bölgede, halkına karşı hesap vermeyi ve sorumlu olmayı en azından prensip bazında kabul etmiş rejimlerin tesisi yolunda somut adımların atılmasının Batı tarafından da, bir nüfus etme endişesi taşınmadan desteklenmesi,
6- Amerika'nın bölgeye yönelik siyasetini başlıca üç açıdan yeniden gözden geçirmesi:
     a) İsrail'in her yaptığının yanına kar kalmasını sağlayan kayıtsız şartsız desteği çeken ve İsrail'e uluslararası hukuka göre göre sorumlu olmaya zorlayan bir anlayış,
     b) Bölge ülkeleriyle, bölge insanlarının özlemleriyle Amerikan çıkarları arasında denge sağlayan eşitlik esasına dayalı yeni bir ilişki biçimine girilmesi,
    c) Enerji kaynakları üzerinde rakipsiz hegemonya kurmayı amaçlayan Amerikan güdümünde baskı rejimlerinin varlığının devam ettirilmesine yönelik politikanın değiştirilmesi ve devrilen liderlerin yerine, yine eskiden olduğu gibi, Amerika için kirli işleri görecek taşeronların aranmaması.


Yukarıda kısaca değindiğimiz esaslar çerçevesinde bir değişim olmadıkça, bizatihi Üsame'nin sembolik reenkarnasyonu ile karşılaşmak veya kaynağını ve ilhamını Üsame'den almış yeni sembollerin belirdiğini görmek o kadar şaşılacak bir durum olmayacaktır. Bazıları El Kaide'nin taşeron olduğunu düşünebilir. Bazıları aslında bu örgütün hiç olmadığını ve birilerinin kendi yaptıkları bütün suçları bu olmayan örgüte mal ettiğini de düşünebilir. Bütün bu düşüncelere rağmen, aynen Üsame gibi, onunla özdeş olan El Kaide, biraz silikleşmiş olsa da, hala bir sembol olarak varlığını korumakta ve başında yine Üsame kadar olmasa da belli bir sembolik görünürlüğü olan bir kişi bulunmakta.. Bu örgütün her ne kadar yöntemi ve felsefesi müslümanların çok büyük coğunlugunca kabul görmese de, ortadan kaldırmak için mücadele verdiğini iddia hegemonya sisteminin adaletsizliklerine getirdiği eleştiriler neredeyse müslümanların büyük coğunlugunca kabul görmektedir.


Ayrıca El Kaide'nin var olmadığı veya taşeron olduğu yolundaki görüşler, Amerikan dış siyasetine eleştirel bakış getiren pek çok gözlemci tarafından paylaşılmamaktadır. Bu gözlemcilerin bir kısmına göre, Amerika 11 Eylül olaylarını bahane ederek önceden planladığı bir istilaya girişmiş bile olsa, aslında bu aynı zamanda El Kaide'nin Amerika'yı bir bataklığa çekme stratejisinin de bir sonucudur. 11 Eylül sonrası izlenen işgal politikalarının Amerika'ya maliyeti çok pahalı olmuş ve Amerikan ekonomisini neredeyse batma durumuyla karşı karşıya getirmiş, dünya hegemonyası kurma arzusunda olan Amerika'nın var olan izafi hakimiyetinin de çözülmesi sürecini başlatmıştır. Bu görüşü kabul eden yorumcular, tecrübeli gazeteci Robert Fisk'in El Kaide'nin artık bittiği yolundaki görüşlerini paylaşmamaktalar ve El Kaide'nin 10 yıldır süregiden savaşta, Üsame gerçekten hayatını kaybetmiş olsa bile kaybeden taraf olmadığını iddia etmektedirler.


Üstelik "Terörle Savaş" şiarıyla yola çıkan Amerika sadece ekonomik olarak iflasın eşiğine gelmemiştir. Ahlaki ve felsefi meşruiyet temelleri de yerle bir olmuştur. Demokrasi yaymak şiarıyla ortaya çıkan Amerika'nin terörle mücadele adına çıkardığı yasalar ve geliştirdiği yeni kurumsal yapılar, zaten tartışılır yönleri olan Amerikan demokrasisini her yönden sorgulanır hale getirmiştir. Adalet ve insan hakları gerekçesiyle yola çıkan Amerika, Guantanamo’su, yargısız infazları, dünya çapında kurulan işkence üsleri ve pilotsuz uçak bombardumanlari sonucu ölen masum insanlar nedeniyle, dünyada adalet anlayışı en çok sorgulanan güç haline gelmiştir.


Üsame operasyonunun bizatihi kendisi, Amerika'nin boş zafer edalarına rağmen yaşadığı ahlaki ve felsefi iflasa işaret etmektedir. Fanatizme karşı mücadele şiarıyla yola çıkan Amerika'nın kendi toplumunda aşırı sağcı ve faşist İslamofobi zirve yapar hale gelmiştir. Bu durum demokratik ve insan haklarına saygılı olduğunu iddia eden diğer batı toplumlarına da sirayet etmiş ve beraberinde, kadının örtüsünde simgelenen bir yasakçı anlayışı doğurmuştur. Ayrıca Avrupa'da artan müslüman nüfusun çok uzun sayılmayacak bir süre içinde Avrupa'yı içerden çökerteceğine işaret eden paranoyak bir bakış açısını yansıtan "Avroarabistan" (Eurobia) kavramı Avrupa'nın müslüman önyargısının dışa vurumu olarak oldukça geniş bir kesimde kabul görmüştür. 

Kısaca, bu görüşe göre, El Kaide kaybeden taraf olmamış, aksine Batı'ya karşı mücadelesini başlattığı gün ileri sürdüğü “Batı’nın müslümanların dostu olmadığı” iddialarını doğrulattığı gibi, Amerika'yı hem ekonomik ve mali hem de ahlaki ve felsefi zeminde büyük bir meşruiyet sorunu içine sokmuştur.

BİR "SEMBOL" OLARAK ÜSAME VE ÖLÜMÜ: İSLAM DÜNYASI VE AMERİKAN DIŞ SİYASETİ - 1


BİR "SEMBOL" OLARAK ÜSAME VE ÖLÜMÜ: İSLAM DÜNYASI VE 

AMERİKAN DIŞ SİYASETİ - 1




Son on yıl içinde, Üsame Bin Ladin'in öldüğü veya öldürüldüğü haberini bir kaç defa duymuştuk. Bu son ölüm haberi diğerlerinden farklı. Bu defa Amerika Üsame'nin öldüğüne kesin inanmamızı istedi. Bizzat Başkan Barack Obama'nin büyük bir zafer kazanmış bir kumandan edasıyla Amerika'nın bir numaralı düşmanının olduğunu bütün dünyaya ilan etmesini başka türlü yorumlamak imkansız. 


Eğer hal böyleyse, Üsame'nin öldürüldüğünün ilan edildiği anda Amerikan makamlarınca yapılan resmi açıklamalarla yirmi dört saat sonra konuya ilişkin yapılan resmi açıklamalar arasındaki çelişki boyutundaki farklılıklar neyin nesi? Yazının konusu bu farklılıklar olmadığı için onların neler olduğuna burada değinmek istemiyorum, ama nedenini ben şöyle açıklıyorum: İlk resmi açıklamalar Amerikan kamuoyunu etkilemek için yapılmış açıklamalardı. Haberden mest olmuş Amerikan halkının büyük çoğunluğunun sonradan yapılacak düzeltmelere dikkat etmeyeceği varsayıldı. Müteakkip günlerde yapılan ve Obama'nın halk tarafından tasvip edilme oranının yüzde 60'a çıktığını gösteren kamuoyu araştırmaları bu varsayımı doğruladı. İkinci resmi açıklama ile yapılan düzeltmeler ise, birilerinin olayı deşeleyip alternatif açıklamalarla gelmesi girişimlerinin önüne geçmek çabasıydı. 


Ancak Üsame ve El Kaide konusunda bu zamana kadar merkez medyada ve resmi makamlarca söylenenlere inanmayan kesimler, eski inançlarına daha kuvvetle sarılmaya başladılar. Bir kısmına göre, Üsame zaten 2001 yılında ölmüştü, bazılarına göre de 2006'da. Onlara göre, bu haberin arkasında başka amaçlar vardı. Bir kısmına göre ise Üsame hala hayatta... Kimileri de El Kaide diye bir örgütün hiç bir zaman olmadığını söylemeye devam ediyor, bir diğer kesim de bu örgütün CIA tarafından kurulmuş ve yönetilen ya da CIA için taşeron olarak çalışan bir örgüt olduğunda ısrar ediyor... 


Dünyanın dört bir tarafında sözlü ve yazılı medyada ve sosyal paylaşım sitelerinde herkes Üsame'nin ölüm haberinin ayrıntıları ve çelişkileri üzerine canhıraş bir gayret içinde olumlayan ya da yadsıyan yorumlar yapmakla meşguldü. 


Bu tartışmalarda genellikle gözden kaçırılan şunlar oldu:


A - Üsame 2001 yılında veya başka başka bir tarihte ölmüş veya öldürülmüş olsa bile, yakın zamana kadar bir "sembol" olarak yaşamaya devam etti. Onu bir sembol olarak yaşatan iki faktör vardı: Birincisi, ülkeden ülkeye boyutları değişse de, hemen hemen hepsinde otoriter baskı rejimlerinin hakim olduğu müslüman dünyada, Üsame aşağılanmışlık, horlanmışlık ve ezilmişlikten çıkış yolu arayan kitlelerin bir kısmı için gerek yerel gerekse küresel tahakküme karşı bir başkaldırı simgesiydi. Müslüman halkın, özellikle de gençliğin bir kesimi için Üsame Orta Doğu'da İslam düşmanlarının işbirlikçisi firavunlar olarak gördüğü rejimlere karşı çıktığı gibi, aynı zamanda bu rejimlerin en büyük destekçisi olan, müslüman topraklarını ((ırak ve Afganistan) işgal eden ve Filistin'deki Siyonist işgali ve ırkçı ayrımcılık sistemini destekleyen Batı'ya karşı da mücadele eden biriydi. 


İkincisi ise birincisinin tersi olan durumdu. Dünya son yirmi yıldır ekonomik güç dengelerinde bir değişime sahne olmakta. Bu durum orta ve uzun vadede kaçınılmaz olarak siyasi ve askeri güç dengelerinde kaymaları ve değişiklikleri de beraberinde getirecekti. Dünyada yeni ekonomik güç merkezlerinin doğması doğal olarak enerji ihtiyacını ve talebini artırmıştı. Siyasi ve askeri güç dağılımındaki kaymalar ve değişiklikler haliyle enerji kaynakları üzerinde acımasız bir rekabeti de beraberinde getirecekti. Bunun önüne geçmek ve bu kaynaklar üzerinde sarsılmaz bir hakimiyet kurmak amacını taşıyan Amerika için Üsame bu hakimiyet savaşını örtecek ve meşrulaştıracak bir "sembol" oldu. 11 Eylül Amerika'ya Üsame'yi bir "başağrısı" olmaktan çıkarıp bir "sembol"e dönüştürmenin imkânını sağladı. "Terör" ile "İslam"in özdeşleştirildiği 11 Eylül sonrası dönemde, bu ikisi Üsame'nin şahsında "tek" bir cisme bürünüp, "Üsame sembolü"nce temsil edilir oldu.

B - Tunus'da başlayan ve Mısır'da devam eden ve Bin Ali ve Mübarek'in devrilmeleri ile sonuçlanan ayaklanmalar bölge halklarinda şu kanaati uyandırdı: "Biz bu vahşi ve ilkel baskı rejimlerinin pençesi altında ilelebet yaşamaya mahkum değiliz." Bu idrak süreci beraberinde, şiddeti yöntem olarak benimsemiş başkaldırı ve mücadele sembolü olarak Üsame'nin ölümünü beraberinde getirdi. Silah kullanmadan ve bomba patlatmadan, halkın kendi kollektif iradesini kullanmasının sonucunda kolay kolay devrilmez denilen iki despot iktidardan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bölgeyi çok iyi bilen tecrübeli gazeteci Robert Fisk'in deyimiyle, "Üsame bin Ladin Tahrir Meydanı'nda öldü". Hayatta bile olsa, başkaldırı sembolü olarak önemini yitirmiş Üsame'nin hedefte olduğu bir strateji ile yeni dönemin beraberinde getireceği yeni dengelerin idare edilemeyeceğini idrak eden Amerika için de Üsame'yi semboller aleminde de öldürmenin zamanı gelmişti.

"Terör" bir meşrulaştırma aracı olarak olgusal düzeyde düşük yoğunluklu sembolik kullanım değerini tamamen yitirmeyecekti; ama Üsame'nin bireysel bir sembol olarak miadı dolmuştu. Eğer bu ölüm gecikirse, elde edilebilecek bazı faydaların yitirilmesi sözkonusu olabilirdi. 2012'de tekrar başkan adayı olmayı düşünen Obama, bugüne kadar sadece ekonomide değil, ulusal güvenlik konusunda da dirayetli bir başkan imajı verememişti. Bu durumda, Amerikan halkının hafızasında hala "en fazla aranılan en tehlikeli terörist" sembolü olarak önemli bir yer işgal eden Üsame'nin öldürüldüğü haberi Obama'ya da bir imaj tazeleme imkanı verecekti. Bir direniş ve terör sembolü olarak Üsame'nin ortadan kalkması değişim rüzgârlarının estiği Orta Doğu'ya yönelik yeni bir sayfanın açılmasının zeminini de hazırlayabilirdi. 


Kısaca, hem Orta Doğu'da hem de Amerikan toplumu nazarında, Üsame'nin kollektif hafızada bir sembol olarak ölümü gerçekleşti. Hala kelimenin tam anlamıyla bir devrim boyutuna ulaşmamış ve kesin istikameti belirlenmemiş olan "Arap Baharı"nin ortaya koyduğu gerçek, bölgede statükonun artık kabul edilebilir olmadığı. Önceden Batı'nin bölgeye her önemli mudahelesinde ya da İsrail'in Filistin'deki her büyük ölçekli saldırısında öncelikli olarak Mısır'a bakılır ve önemli bir halk tepkisi gorulmediginde işler yolunda sayılırdı. Ancak Mısır'da daha bir hafta önce gerçekleştirilen Filistin'e destek gösterisinde boy gösteren sayıları iki milyona yaklaşan göstericiler eski görüntülerin ne kadar yanıltıcı olduğunu gösterdi.


Artık eski paradigma üzerinden ABD ve müttefiklerinin bölge ile ilişkilerini sürdürmesinin imkânsızlığı ortada. Üsame'nin bir sembol olarak varlığının devam etmediği bir dünyada, Amerika'nin özelde Orta Doğu'da genelde Müslüman dünyada varolan kötü imajını tamir edebilmesi ve İslam dünyası ile müslümanlarca meşruiyeti sorgulanmayan bir ilişki gerçekleştirebilmesi mümkün olabilecek mi? Bu konuya, bir sonraki yazımızda devam edeceğiz. 

Saturday, June 06, 2009

A Joke: Bush-Blair Plan for World War III

George Bush and Tony Blair are sitting at a White House dinner, whispering to one another in the corner, when a diplomat from a friendly nation walks over to them and asks what they are discussing.

“We’re finalising our plans for World War III,” says Bush.
“Really?” says the diplomat. “And what are the plans?”
“We’re planning a war which will kill 14 million Muslims and one dentist,” answers Bush.
A look of confusion appears on the face of the diplomat. “One . . . dentist?” he asks. “Why? Why would you kill one dentist?”
At which point, Bush turns to Blair and smirks: “I told you no one would give a damn about the Muslims.”

Source: http://newstatesman.com/international-politics/2009/06/muslim-world-obama-bush-israel


Wednesday, May 27, 2009

“I LOVE NOT THOSE THAT SET”*

“I LOVE NOT THOSE THAT SET”*

by Tongucnaz S. Basturk

In his early twelfth century philosophical novel, Hayy Ibn Yaqzan, Andalusian-Arab philosopher Ibn Tufayl illustrates the tale of a feral child who grows up to discover truths which the author presents as universal. Even though Hayy—the protagonist— matured outside of any human culture and lived alongside animals, he employed the human faculty of reason to understand not only the natural laws which govern the physical world, but also metaphysical concepts which extend beyond empirical observation. Despite never having encountered any theological theories, let alone that of monotheism, Hayy deduces by means of his reasoning the idea of a sole omnipotent deity who he terms the “Necessarily Existent.” Through the story of Hayy, Ibn Tufayl expresses that human beings have an innate potential to realize universal truths if they are only willing to strive for it. The notion that a person can grasp certain religious values—such as God’s oneness— without exposure to a society [or conveyed message] which upholds them is also suggested by the Qur’an, the sacred text of Islam. Revered as the “Word of God” by Muslims, the Qur’an positions itself as the last in a line of divine revelations, while stressing that Islam is the faith into which man was originally born and which prophets since Adam have taught. It calls upon people to learn from the text and offers guidance for those who are willing to believe its message. The Qur’an claims that a person can discover the Truth—such as tawhid and life-after-death—by means of God’s signs and creations, even though he may not have access to a prophet’s teachings.

Throughout the Qur’an the imagery of natural phenomena are referred to as proofs for monotheism. Certain images, such as rain and night, are repeated to the extent that they become motifs scattered all over the text. Verses 33 to 40 of Ya Sin begin with “there is a sign for them in the lifeless earth” and proceed to contain both images of water and night, alongside that of gardens, various fruits, sunlight, and the moon. While these natural objects are described in great detail, there is also a constant emphasis on God’s position as Creator interspersed into the passages. The surah draws attention not only to the beauty of that which is described, but also to the creator who arranged the objects in such as manner: “It was not their own hands that made all this. How can they not give thanks? Glory be to Him who created all the pairs of things that the earth produces” (6:35-36). In Qur’anic passages, the beauties of creation are connected to and reflective of the power which designed them. In The Meaning of the Qur’an, Maududi explains that the shift between night and day reveals the “great regularity which is found in the alternation… [is] not possible unless the sun and the earth were bound in one and the same relentless system” (6:37; Maududi vol.11, p. 57). Because natural objects and cycles show an extreme degree of intricacy and systematization, they must be bound under the laws created by a single omnipotent deity. Maududi maintains that if there had been more than one creator “it cannot be imagined that such a comprehensive and universal plan with such deep and wise relationship could be produced , and should have continued to work with such regularity” (Maududi vol.11, p. 55). Since natural phenomena were designed by God, the Qur’an suggests that they disclose the truth of monotheism.

Another instance of when the Qur’an refers to nature as evidence of God’s might is in Surah Al-Furqan, in which verses 45-50 illustrate the shadow, night, day, winds, water, and the sky respectively. After detailing the process by which rain revitalizes the arid earth, it advances to assert “We present the same phenomenon over and over again for them so that they may learn a lesson from it” (35:50). This verse is noteworthy since it acknowledges the repetition of natural imagery prevalent all over the Qur’an, a repetition which causes the reader to constantly confront and consider what is represented as evidence of a single deity. But furthermore, it also indicates the actual occurrence of rainfall, which occurs time after time as well. The change of seasons, the growth of fruits, and the cycle of day and night are recurring events of life which the Qur’an presents as indicators of God’s unity, or tawhid. In illustrating scenes from nature, the Qur’an persistently emphasizes that the power and unity of God are undeniable.

Among the natural imagery which the Qur’an depicts as signs pointing toward the single Divinity, some also indicate the afterlife ordained for humanity. As in verse 37 of Ya Sin, verse 47 of Al-Furqan describes the cycle of night and day by saying “It is He who made the night a garment for you, and sleep a rest, and made the day like a resurrection” (25:47). While this passage too suggests that the shift between day and night demonstrates the power of their Creator, it also coveys the idea that this phenomenon provides proof of life-after-death. It implies that just as nighttime rest leads to the awakening at daylight, the dead who are at rest will be resurrected into the afterlife. A. Yusuf Ali elaborates on this notion by explaining that “the Night is like Death, our temporary death before Judgment…… and the Day is like the renewal of Life at the Resurrection” (Ali, p.937). Once again, the Qur’an supports its claim through a reference to a natural phenomenon which humans encounter in their daily lives while suggesting that these phenomena testify to the afterlife of which Muhammad informed his society. Furthermore, the motifs of rainfall and growth of vegetation mentioned above work as indicators of the afterlife as well. Maududi’s exegesis explains: “rainfall brings to life dead land year after year. This clearly proves that Allah has the power to bring the dead back to life” (Maududi, vol.8, p.195). The Qur’an employs human experience of the altercations of the day and night and the seasons as evidence for the concepts of both monotheism and life-after-death.

Given that the Qur’an uses imagery from nature to provide evidence for the concepts of tawhid and the afterlife, it suggests that man can realize these concepts by studying natural phenomena. As stated above, the Qur’an acknowledges that it repeats certain motifs from nature throughout the text in order to demonstrate that God’s creations serve as signs. By means of these signs, man can discover truths— such as that of monotheism and the afterlife. The Qur’an expresses this notion by having phrases which address human perception or intellect precede or follow descriptions of nature. In verses 11 through 13 of An-Nahl, all three verses depict some form of creation and then assert that man can learn something by studying them. The description of crops is followed by “there truly is a sign in this for those who reflect” (16:11); celestial bodies by “in this there are many signs for those who make use of their common sense” (16:12); and colors by “there is indeed a sign for those who learn lessons from them” (16:13). By drawing a connection between nature and human intellect, these verses suggest that if people study creation—which includes their own bodies and minds (51:21) – they will gain some understanding of the God who created all that man sees and marvels at. In his interpretation of passages from Ya Sin, Maududi clarifies that verses detailing creation “are meant to make man understand that if he looks around himself with open eyes, and uses his common sense, he will find countless and limitless proofs of the existence of god and His Unity” (Maududi, vol.11, p.59). By means of his senses and reason, man can observe and think about the regularity manifest in creation and thereby understand that they disclose the reality of tawhid and the afterlife.**

In Message of the Qur’an, Muhammad Asad explains that he rendered the term ayat—meaning signs—as “messages” since “those visual signs of a consciously creative Power convey a spiritual message to man” (Asad, 978). It is also interesting to note that the verses within surahs are called ayat as well; the physical experience of God’s creation is therefore comparable to the revelation enclosed within a sacred text. As expressed by the previously quoted verse 35:50, the repetition of motifs in the Qur’an parallels man’s persistent encounter with the signs embedded in creation. Just as the Qur’an’s reader continually confronts descriptions of the natural signs which point to God, every person experiences these same signs over and over again throughout his life. One might therefore agree with Dr. Ingrid Mattson that “the fact that each verse mentioning signs ends in a call for thinking, listening, and reasoning” reveals how “God is to be approached by a multifaceted perceptive engagement with His creation” (Mattson 43). Because creation as a whole is a sign which man can study by way of his perception and intellect, man might be able to improve his understanding of God, even if he comes from a culture distanced from revelation.

Man’s ability to discover the Truth by means of exploring the signs within creation is an indication of his being truthful to the primordial nature with which God has endowed him. Surah Ar-Rum contains a passage which tells Muhammad to remain steadfast to his religion because “This is the natural disposition God instilled in mankind—there is no altering God’s creation” (30:30). The Qur’an reveals that the teachings of Muhammad correspond to the nature with which God has endowed humans. As Asad states, the term fitrah implies “that the ability to realize God’s existence, oneness, and omnipotence is innate in man and that all deviation from this basic perception is a consequence of the confusion brought about by man’s progressive estrangement from his instincts” (Asad 365). The concept of fitrah demonstrates that human beings are equipped with an inborn knowledge of God’s unity and a capacity to comprehend the truth embedded within creation. In that sense, if one does not understand the truth of monotheism, it simply means that he has strayed from his nature. Maududi interprets this passage as conveying that “if you adopt the attitude of independence, you will be following a way opposed to your nature, and if you serve and worship another besides Allah, then you will be working against your nature” (Maududi, vol. 9, p.211). The concept of fitrah in the Qur’an expresses that man is naturally endowed with the capacity to understand the Truth, especially by way of the signs God has created around him.

The Qur’an illustrates that the prophet Abraham, by reflecting on nature, underwent the process of discovering the Truth. Abraham came from an idol worshipping society where people blindly adhered to the practices of their forefathers without being able to provide reasonable justifications for their beliefs (21:53), yet he felt that his culture’s practices were fallacious. Surah Al-An’am recounts the exploration he undertook to learn about his creator (6:74-79). He searched natural phenomena so as to find God, and considered the celestial bodies since it was already clear to him that manmade idols could not be the forces which created mankind. The Qur’an narrates “when the night outspread over him, he saw a star and said ‘This is my Lord.’ But when it set, he declared ‘I cannot love those that set’” (6: 76); he then proceeded to consider the moon and sun, but understood all of them were governed by laws. By use of his senses and reason, Abraham understood that these bodies were not deities, but merely signs which pointed toward their Creator. This narrative presents that for man to comprehend ‘the Reality’ “the only condition is that makes makes the right sort of observation of the phenemoena of nature and reflects on them carefully and exercises one’s reasoning to reach the truth by a connected, logical train of thought” (Maududi, vol.3, p.128). Abraham not only noticed the irrationality of worshipping idols, but embarked on an exploration to find his Creator, which he achieved by means of the perception and reason with which God had created him.

When Abraham becomes a prophet as a result of striving for the truth, The Qur’an portrays him as having urged his people to think about reality and reflect on the proofs in nature. When he encountered his father (6:74) or other members of his society (26:69), he questioned them about their beliefs to demonstrate how they were set on erroneous foundations. Like parts of the Qur’an which illustrate nature, the Qur’an depicts Abraham’s speeches as placing an emphasis on reason. He is shown as employing his reasoning and logical arguments in order to disprove idol worship (21:59-67), and frequently asking his people “will you not, then, use your reason” (21:67). Even though he was not sent a sacred text, the logic with which he tries to persuade people is nearly identical to that of the Qur’an. He provides the example of food and drink as evidence for man’s need to be grateful to the only God (26:79), just as passages of the Qur’an use grains and fruits as signs (36:35); he likewise uses the idea of creation to prove the existence of life-after-death (29:19). By remaining faithful to his fitrah and searching for the Truth, Abraham became a prophet, but also a sign. Maududi elaborates that there are “[s]igns in this that the Prophet Abraham did not follow the religion of his family, community and country but followed the true knowledge through which he came to know that shirk is falsehood” (Maududi, vol.9, p.152). While the systematization of creation and the recurring of natural cycles signal the existence of a single omnipotent deity, Abraham represents how human reason and human devotion—aspects of humanity which are also creations of God—can assist man in finding the Reality.

The story of Abraham’s rejection of idolatry and search for his Creator conveys the notion that man can discern the truths of tawhid by means of God’s creations. The Qur’an incorporates an abundance of imagery to emphasize that the sophistication and order of the natural world serve as evidence for both monotheism and the afterlife. And just as they function as proofs in Qur’anic verses, they are also proofs which recur throughout man’s life on earth. Given that one verse reads “[in all this] there are messages for people who use their reason” (45:5) and that God has endowed man with senses, the faculty of reason, and an inherent disposition to recognize God’s unity, man is equipped in such a way that—if he is willing to strive—he can discover the truths which nature reveals. While the Qur’an acknowledges that many may ignore or deny the signs which indicate the Truth, the life of Abraham becomes proof that humans can learn from the repeating cycles of nature if he puts the faculties with which God created him to use.

ENDNOTES:

* Qur'an, 6:76

** This idea is also captured by Muhammad Asad when he explains that man possesses “the faculty of reason with which [God] has endowed man, and which ought to enable every sane person to grasp the evidence of God’s existence by observing the effects of His creativeness in all nature” (Asad, 1069).

WORKS CITED

The Qur’an English Translation By M.A.S. Abdel Haleem. New York: Oxford UP, 2005.

The Holy Qur’an Translation and Commentary By A. Yusuf Ali. Brentwood, MD: Amana, 1983.

Http://www.scribd.com/doc/10720330/Message-of-Quran-Muhammad-Asad-Islam. Scribd. 7 May 2009 .

Mattson, Ingrid. The Story of the Qur'an Its History and Place in Muslim Life. Malden: Wiley-Blackwell, 2007.

Maududi, S. Abul A’la. The Meaning of the Quran. Lahore: Islamic Publications, 1991.


Wednesday, August 09, 2006

İsrail'in Eleştiriden Muafiyeti Veya Vicdanlara İpotek Koymak*

Amerikan yazılı ve görsel medyasında, Ortadoğu'ya ilişkin yorumlar yapılırken artık nakarat halini almış olan bir ifade tekrar edilir durur: İsrail Ortadoğu'nun tek demokratik ülkesi olarak, bölgede demokratik değerlerin temsilcisidir. Oysa, İsrail'in Ortadoğu'daki varlığı Amerikan demokrasisini bile tırpanlanmasına neden olan bir faktördür.Özellikle de bu görünüm, Amerikan iç ve dış siyasetinde yeni muhafazakarların ağırlığını hissettirmesiyle daha bariz bir hal almıştır. Özellikle basında bu etki en yoğun olarak hissedilmektedir.

Associated Press(AP)'in Filistin sorunu üzerine 2004 yılında yaptığı haberlerin bir dökümantasyonu bize bu ülkede insanların haber alma özgürlüğünün nasıl bir manipulasyon altında kaldığının bariz örnegini sunuyor.[1] 2004 yılında AP'nin İsrail/Filistin merkezli çatışmalar üzerine yaptığı haberlerin başlıkları ve ilk paragraflarına bakıldığında, İsrail'den hayatını kaybeden insanların sayısının 141 kişi olduğu görülüyor. Gerçek rakam ise 108. Aynı dönemde AP 543 Filistinli'nin öldürüldüğunü kaydetmiş. Gerçek rakam ise 821. Kayıplar oran olarak aktarıldığında, ortadaki manzara daha da kötü: Gerçek rakam bir İsrailli'ye karsi yedi Filistinli öldürülmüşken, AP,oran olarak aktardığında, iki İsrailli'ye karşılık bir Filistinli olarak aktarmış!..

Eylemler ve çatışmalar nedeniyle hayatını kaybeden çocukların sayısına dair tarafgir tutum daha korkunc boyutlarda. AP 2004 yılında İsrailli cocuklara zarar veren sekiz olay varken, dokuz olay aktarmis başlık ve ön paragraflarda. Öte yandan, 179 Filistinli çocuğun 2004'deki çatışmalarda hayatını kaybetmesine rağmen, AP sadece 27 Filistinli çocuğun öldürüldüğünü kaydetmiş. Oransal olarak bakınca, İsrailliler'e gelince yuzde 113, Filistinlilere gelince yuzde 15 kayıp AP haberlerinde yer almış!...

İki hafta önce Amerikan MSNBC'deki bir tartışmayı izlerken de, benzer bir tutumu farkettim. Tartışma esnasında, ekranın solunda açılan bir kutudan bombalanan yerleri, İsrail uçaklarından alınan hedef resimleriyle beraber veriyorlar. Gösterilen on hedefin sadece birisinde tepede bir tane makineli tüfek var. Ama diğerlerinde en ufak bicimde bir silah görüntüsü olmadığı gibi, hepsi de normal hepimizin bildiği apartman blokları.. Önce görüntü olarak, makineli tüfekli hedef geliyor, peşinden diğerleri. Tabii ki, bir makineli tüfeğe karşı atılan bombanın ağırlığının yarım ton olduğu da hiç söylenmiyor.

Basındaki Filistinliler aleyhine olan önyargılı haber aktarımının yanısıra, medya üzerindeki İsrail çevrelerinin baskıları da ihmal edilemeyecek boyutlarda. Öyleki, bu sadece ulusal basınla sınırlı değil, Amerikan yerel basını da bu baskılardan muaf değil. Holger Jensen Colorado'nun Denver şehrinde basılan ve sadece bu eyalette satılan Rocky Mountain News gazetesinde hem uluslararası haberler bölümünün editörüydü hem de köşe yazarı. 9/11 sonrasında Filistin'e gitti ve oradaki olayları yerinden izledi. Bu arada yerleşmelerde oturan "barışsever ve terör kurbanı" İsrailliler'in, Amerikalı ve de gazeteci olmasına rağmen silahlı saldırısına uğradı. Döndüğünde bu intibalarını gazetesinde bir hafta boyunca yazdı. Tabii yer yerinden oynadı. Sadece Colorado'da değil, Amerika çapinda yoğun tepkiler aldı. Bir süre sonra, gazete sağlık sebepleriyle Jensen'in yazılarına bir müddet ara vereceğini söyledi. Tabii, Jensen bir daha gazetesine hiç dönemedi [2]

Peki buna neden gerek duyulmakta? ABD'nde medyadaki tekelleşme, medya sektöründe belli bir kesimin ağırlığının olması ve Yahudi iş çevrelerinden reklam gelirlerini kaybetmeme gibi faktörlerin sebep oldugu bir durum bu. Ama asıl önemlisi, özellikle 9/11'dan sonra, son yıllarda belli bir kesimin izlediği sistemli bir psikolojik sindirme operasyonunun etkisi daha büyük ve dünya çapında etkili oluyor. Bu baskılardan sanat dünyası da nasibini alıyor.

Rachel Corrie'i hepimiz hatırlıyoruz. Filistin'de terörle hiç alakası olmayan bir eczacının evinin yıkılmasını önlemek için bir İsrail buldozerinin önüne durmuş; ama buldozer onu ezip geçmişti. İsrail'in kaçırılan askerleri icin savaşa girmesine onay veren ABD kendi vatandaşının göz göre göre öldürülmesine seyirci kalmıştı. Rachel Corrie'yi anlatan, "Benim Adım Rachel Corrie" adlı, bir tiyatro oyunu hazırlanmış ve gösterime girmesine ramak kalmıştı. Başta ABD'nin prestijli gazetelerinden New York Times olmak üzere, yoğun bir negatif propaganda sonucu bu oyunun sahneye konması engellendi. [3]

Bu baskılardan nasibini alanlar arasında akademiyi de unutmamak gerekiyor. Amerika'nın Uluslararası İliskiler teorisine katkıda bulunmuş, Harvard Üniversitesi'nde, Kennedy Kamu Yönetimi Okulu'nun dekanı Stephen Walt, yine kendisi gibi çok ünlü Chicago Üniversitesi'nden John Mearsheimer'le birlikte "İsrail Lobisi" başlıklı, 83 sayfalık bir araştırma yayınladı. [4] Her iki akademisyen de ortada, radikallikle ve de İsrail aleyhtarlığı ile alakası olmayan iki kişi. Sadece tarafsız olmak endişesini taşıyarak araştırmayı hazırlamışlar. Walt ve arkadaşının kafasındaki sorun Amerikan çıkarları ve bu açıdan bu lobinin etkisini inceliyor. Ve sonuç olarak dediği şu: bu lobinin, ABD'nin ve İsrail'in politikaları üzerinde hayati derecede etkisi var. Onların etkisi sonucu oluşturulan ve uygulamaya konulan politikaların sonuçları şu ana Amerıkan çıkarlarına zarar verdi. Bu arastırmaya malum çevrelerden gelen tepkiler üzerine Walt, Harvard'daki dekanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldı. [5]

Örnekler bunlarla bitecek gibi değil. Amerika'nın prestijli üniversitelerinden Columbia Universitesi'nde, Ortadoğu sorununun çözümü üzerine düzenlenmis bir konferans, konuşmacı olarak davetli olan İsrail büyükelçisinin protestosu üzerine ertelenmek zorunda kaldı. [6]

Peki ya Columbia Üniversitesi'nden Raşit Halidi'nin başından geçenler? Halidi uzun süredir hedefte olan biri. Aslında radikal bir akademisyen değil. Filistin asıllı Halidi, hepimizin aşina olduğu tabirle, sosyal demokrat olarak nitelendirilecek biri. Bir ara FKÖ'nin Ulusal Merkez Komitesi'nde yer almış. Tabii ki, İsrail politikalarını eleştiren biri. İşte bu onu hedefe koyan faktör ve ayağını kaydırmak için herşey yapıldığı gibi, kendisi terör destekçisi olmakla suçlanıyor. Nedeni de "İntifada"yi pozitif bir sosyal-siyasal tepki olarak görmesi. Halidi'nin başında olduğu Ortadoğu Enstitüsü'nun ilk, ortaokul ve lise oğretmenleri için hazırlamış olduğu çeşitli seminerler ve dersler var ve bu derslerin birini de Halidi veriyordu. Yeni muhafazakarların ve Siyonistlerin yayın organı olan New York Sun gazetesinin, Halidi aleyhine açtığı bir kampanya sonucunda, New York Eğitim Dairesi, Halidi'yi bu dersleri vermekten, Üniversite'ye bile danışmadan men etti.

Columbia Üniversitesi'nin başından geçenler bununla da bitmiyor. Üniversite'nin Yahudi asıllı öğrencilerinden bir grup, kendilerine destek veren bir kısım medya kuruluşu ile birlikte, üniversitenin Ortadoğu Dilleri ve Kültürleri Bölümü öğretim üyelerini hedef alan bir kampanya başlatmış durumda. [7]

9/11'dan sonra kurulmuş olan "Campuswatch" adli bir kuruluş şu an üniversitelerin özellikle Ortadoğu bölümlerindeki öğretim üyelerini, genelde ise bütün İsrail ve Amerikan politikalarını eleştiren ve İslam hakkında pozitif imaj verecek şekilde ders veren öğretim üyelerini izlemek ve haklarında rapor hazırlamakla meşgul. Bu çabanın bir parçası olarak da son zamanlarda çıkan bir kitabın adı "Profesörler: Amerika'nın 101 En Tehlikeli Akademisyenleri". Listedeki 101 kişi içinde, eserleri Türkçe'de de basılmış olan Noam Chomsky, Norman Finkelstein, Howard Zinn, Frederic Jameson, John Esposito, Richard Falk, Ali Mazrui ve Hamid Algar gibi isimler yer alıyor. [8]

Yeni muhafazakarların ve Siyonistlerin içinde yer aldığı bir baskı grubu aynı zamanda işinde kalabilme hakkını kazanmış profesörlerin de üniversitedeki görevlerine son verilebilmesini kolaylaştıracak bir yasanın çıkması için yoğun bir faaliyet içerisindeler. Özellikle üniversitelerin Ortadoğu ve Kültürel Çalışmalar gibi bölümlerinin anti-Amerikan, anti-İsrail ve yurtsever olmayan Marksistler ve çokkültürcü liberal solcularla dolu olduğunu ve onların tahakkümüne son vermek için böyle bir yasaya gerek olduğunu düşünüyorlar. Bu arada, aileleleri, tehlikeli profesörler listesindeki öğretim üyelerini istihdam eden üniversitelere öğrenci göndermemeye teşvik ederek bizzat üniversiteleri bu öğretim üyelerinin ilişiğini kesmeye zorlamaya çalışıyorlar.

Murat Belge'nin 18 Temmuz tarihli yazısında dediği gibi, İsrail ve İsrail yanlısı çevreler "Her Filistinli bana düşmandır" düşüncesinden "Her Arap bana düşmandır"a geçmekle kalmadı, işi "Her Müslüman bana düşmandır"a da vardırdı. [9] Ve artık geldi iş 'Beni eleştiren herkes Filistinlidir' benzeri bir mantığa dayanmış durumda. Bu mantık yürütmenin etki derecesini de artırmak için, İsrail ile birlikte özelde ABD, genelde Batı birlikte anılmakta, İsrail'e yapılan bir eleştiri bunların hepsine yapılmış gibi gösterilmekte ve İsrail'in içinde olduğu sıcak çatışma da bir bölgesel toprak çatışması olmanın dışına çıkarılıp Batı medeniyetinin varolup yokolma mücadelesine dönüştürülmekte. Bu yapılırken de iki iki güçlü kozları var ellerinde: Holokost ve "terörle savaş."

Yani, sizin anlayacağınız, vicdanlarımızı zincire vurarak sesimizi kesmek ve haksızlıklara kör kalmamızı istiyorlar.

[1] Peter Philips, "News Bias in the Associated Press," commondreams.org,http://www.commondreams.org/views06/0722-21.htm
[2] bkz. http://www.angelfire.com/co3/alaqsaintifada/Holger/where.html
[3] http://www.pmwatch.org/pmw/mediocrity/displayCall.asp?essayID=340
[4] Arastirmanin kisa bir ozeti icin bkz., John Mearsheimer ve Stephen Walt, "The Israeli Lobby," London Review of Books, http://www.lrb.co.uk/v28/n06/mear01_.html. Kısa bır Turkçe özet için bkz. "ABD’nin Ortadoğu politikası İsrail lobisi tarafından mı belirleniyor?," Zaman, 30 Temmuz 2006,http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20060801&hn=318935
[5] bkz. http://www.antiwar.com/justin/?articleid=8796 ve http://batir.jeeran.com/archive/2006/3/ , "Freedom of Expression: American Way!" baslikli makale
[6] bkz. http://www.washington-report.org/archives/April_2005/0504056.html
[7] bkz. yukaridaki link.
[8] bkz.http://en.wikipedia.org/wiki/The_Professors:_The_101_Most_Dangerous_Academics_in_America
[9] Murat Belge, "Israil," Radikal, 18 Temmuz 2006, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=193197&tarih=18/07/2006

* Su an yayinda olmayan Siyar.org sitesi icin kaleme alinmistir. (Agustos 2006). 

Wednesday, December 14, 2005

Ortadoğu'da İslamcılık Ve Demokrasi: Mısır Seçimleri Örnekolayı

Ortadoğu'da İslamcılık Ve Demokrasi: Mısır Seçimleri Örnekolayı


Levent Baştürk

Mısır'daki son parlamento seçimleri, Türkiye'de İslami kesimler de dahil olmak uzere, hiç bir kesimde gereken ilgiyi görmedi. Oysa bu seçimin bir kaç açıdan bizim için önemi vardı. Birincisi, 9/11 sonrası dönemde ABD'nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde, Ortadoğu'da istikrar adına otoriter rejimleri desteklemekten vazgeçip bölgede demokratik dönüşümü esas aldığının test edilmesi açısından önemliydi. Mısır gibi Arap Ortadoğu'sunda belki de en büyük ağırlığı olan bir ülkede önceki uyduruk seçimlerden farklı bir seçim yapılması ihtimali vardı. İkincisi, seçimlere yasaklı olduğu için parti olarak katılamasa da, bağımsız adaylar yoluyla katılan Müslüman Kardeşler (MK) hareketinin göstereceği performans açısından, son on yılını din-devlet ilişkileri, laiklik, demokrasi ve kimlik tartışmaları ile geçirmiş olan Türkiye'de bu seçimin bir anlamı olmalıydı. Üçüncüsü, bölgesel bir güç olma özlemi taşıyan Türkiye açısından bölgenin diğer önemli ülkesi Mısır'daki gelişmelere kayıtsız kalınması düşünülemezdi. Türkiye'nin bölgeye ve İslam dünyasına yönelik izleyeceği siyaset açısından bu seçim müslüman-Arap kamuoyunun nabzını tutan en önemli gösterge olması niteliğini taşıyordu.

Mısır'daki seçimlere ve sonuçlarına karşı Türkiye'deki ilgisizlik aslında Türkiye'de yürütülen iç ve dış dünyaya yönelik siyasi tartişmaların ne kadar dış dünyayla irtibattan uzak bir biçimde yürütüldüğünün de bir işaretiydi. Bu ilgisizlikte belki, Mısır'da geçmişte yapılan bütün seçimlerin adet yerini bulsun türünden yapılmış kandırmaca seçimler olmuş olmasının yeri vardı. Ancak bu seçimlerin üzerine eğilmeyi gerektirecek çeşitli nedenlerin varlığı, geçmiş seçimleri bir mazeret olarak sunmayı geçerli kılmıyor. Peki bu seçimleri önemli kılan neydi?

Bütün Arap ülkelerinde olduğu gibi Mısır'da da son yıllarda, reform niteliği taşıdığı şüpheli de olsa, siyasal alanı dönüştürmeye yönelik olduğu imaji veren bir takım değişiklikler yaşanmaya başlandı. Her ne kadar ABD bunda krediyi kendine verse de, değişim arayışının özünde içerideki taleplerin varlığı ve bunların rejim üzerindeki baskısının rolünü inkar etmek imkansızdır. Değişim kendini empoze etmekle beraber, Mısır'daki statükonun herşeyi hemen daha ilk seçimde elinden kaçırmak istemediği de ortadadır. Bu nedenle de değişiklik getireceği iddiasıyla parlamentodan geçirilen her kanun tanıdığı değişiklikleri icraate dökmeyi mümkün olduğu kadar zorlaştıran pek çok hükümü de beraberinde getirmektedir. Değişimin kendisinden ziyade, en azından değişim zorunluluğunun elitlere kendini kabul ettirmişliğinin yarattığı iyimser hava içerisinde, gerek son çok adaylı başkanlık seçimlerine gerekse son parlamento seçimlerine yönelik özellikle ABD'de oldukça iyimser bir hava kendini hissettirmiştir. Başkanlık seçimleri öncesinde ve seçim sırasında vuku bulan pek çok tatsızlıklara rağmen, en azından çok adayla gidilen bir başkanlık seçiminin varlığı bile olumlu bir gelişme olarak görüldü.

Parlamento seçimleri öncesinde de seçimlere hile karışmasının önüne geçmek için, bir kısmının işleyeceği şüpheli, yeni düzenlemeler getiren kanunların parlamentodan geçirilmesiyle sandıklar üzerinde yargı denetiminin ve yerli hükümet dışı örgütlerin gözetim hakkının kabul edilmesi olumlu gelişmeler arasındaydı. Ayrıca seçim kampanyası dönemi, muhalefetin hazırlanması açısından kısa tutulmasına rağmen, genelde pek muhalefete güçlük cıkarılmadan geçti. Bu nedenle de, parlamento seçimleri için, başkanlık seçimleri için oldugundan fazla bir iyimserlik sözkonusuydu. 2000 yılındaki seçimlerinde sadece 30 civarında sandalye için bağımsız aday gösteren MK hareketi, bu defa 150'ye yakın sandalye için yarışa girmeyi göze almıştı. Din referanslı örgütlerin partileşmesini engelleyen siyasal partiler yasası uyarınca partileşmesine müsaade edilmeyen ve seçimlere her zaman bağımsız adaylarla katılan MK, 444 sandalyenin hepsi için rekabete girmenin sisteme kafa tutmak olarak algılanacağının bilinciyle, adaylarının miktarını sınırlamış, ama bunun kendi gücünü gösterecek miktarda olmasını da istediğini açıkca ortaya koymaktan çekinmemişti. Kimse bu seçimlerde iktidar partisi Ulusal Demokrasi Partisi (UDP)'nin iktidarı kaybetmeyi göze alacağını beklemiyordu. Belli miktarda seçime hile karışması da beklenmesine rağmen önceki seçimlere göre olumlu yönde niteliksel bir farklılık da özellikle dış çevrelerin umuduydu.

9 Kasım-9 Aralık 2005 tarihleri arasında, her turun iki aşamalı olduğu üç bölgeli-üç turlu olarak gerçekleştirilen seçimlerin sonuçları, 12 sandalye için seçimlerin tekrar edileceği 6 seçim çevresi dışında, geçen hafta açıklandı. İktidar, seçimin ilk turunda zor gibi görünen, parlamentoda, anayasal değişiklik için gereken, üçte iki çoğunluğu sağlamak uğruna ikinci ve üçüncü turlarda her türlü seçim hilelerine başvurdu ve 314 sandalye kazanmayı başardı!. MK'nin 88 temsilci çıkarabildiği seçimde, laik muhalefet partileri sadece toplam dokuz temsilci çıkarabildiler. Bu seçimin analizinin, seçimin yapısı ve seçim esnasında olanların aktarılmadan yapılması biraz güç; ama ben yer darlığı açısından bu ayrıntılara sadece yeri geldiğinde değinmek suretiyle yazının geriye kalan kısmını sadece bu seçimin değerlendirmesine ayırmak istiyorum. Peki bu seçimler neyi ortaya koydu?

Birincisi, dışarıdaki iyimser havaya rağmen, Mısır halkının yılların aldatmacasından kaynaklanan seçim siyasetine karşı duyarsız ve ilgisiz olma duygusunu, seçim öncesi yapılan kozmetik reformların gidermediğini ortaya koydu. Seçimlere katılım oranındaki düşüklük halkda hala anlamlı bir siyasal değişimin olacağı hissinin uyanmadığının işaretiydi. Seçimlere katılım oranı, en iyimser tahminlerle yüzde 25 ile sınırlı kaldı. Bu oranın artmamasının en önemli sebepleri arasında, özellikle ilk turun ilk aşamasında sandıkların açılmasıyla UDP'nin hegemonyasının eridiğini gösterir sonuçların çıkmasıyla rejimin hırçınlaşması ve ileriki aşamalarda katılımın önüne geçmek için olmadık desiselere başvurmasının da etkisini hesaba katmak gerekmekte.

İkincisi, ABD'nin bölgede demokrasiyi yayma ve hakim kılma politikasının samimiyeti bu seçimle test edildi. Maalesef, ABD bu testi geçemedi; durumu kurtarmakla yetindi. Seçimlerin daha ilk turunun ilk aşamasında vuku bulan seçim hileleri basında yer almaya basladığında, Amerikan dışişleri kendilerine ihlallerle ilgili resmi bir raporun ulaşmadığını ve Mısır hükümetinin gayretlerinde samimiyetinden şüphede olmadıklarını ifade etmekle yetindi. Tabii ki, ABD'nin bu tavrının başında gelen neden, sandıktan çıkan sonuçların laik muhalefetin daha da zayıfladığını, sandalye kaybettiğini, ve rejim karşısında bir alternatif sunmaktan uzak oldugunu göstermesidir. Ancak seçimin ikinci turunda 1500 MK taraftarının tutuklanması, seçimin üçüncü turunda rejimin güvenlik güçleriyle kiralık haydutların seçmenler üzerinde terör estirmesi ve can kaybına sebep olması ve bizzat tehlikeleri göze almış yüzden fazla hakimin bazı seçim bölgelerinde seçimlerin geçerliliğini sorgulaması üzerinedir ki, Amerikan dışişleri hayal kırıklıklarını ifade etme yoluna gitti.

Üçüncüsü, Mısır'ın zaten zayıf olan laik muhalefet partilerinin daha da zayıflaması bu seçimlerin bir diğer sonucudur. Bu partilerden birisinin kökleri krallık dönemine giden geçmiste MK'yi de çatısı altına alarak seçim koalisyonlarına önderlik etmiş bir parti durumundaki liberal Yeni Wafd Partisi olmasına ve diğerinin de Nasır çizgisini izleyen (bizdeki ulusal solcuların dengi) parti olmasına rağmen, laik partiler bir önceki seçime göre hem oy hem de sandalye kaybına uğradılar. Üstelik bu, Yarın Partisi dışındaki bütün partilerin seçime ittifak yaparak girmesine rağmen oldu. Her ne kadar bazı Mısır aydınları bunun sebepleri arasında rejimin siyaseti devlet ile camii arasında sıkıştırıp, sivil topluma insiyatif bırakmadığını ve bunun laik partilerin güçsüz olmasına neden olduğunu ileri sürse de, Mısır için bu tezin o kadar fazla geçerliliğinin olmadığını gösterir pek çok delil olduğunu burada belirtmekle yetineceğiz. Asıl sebep bu partilerin halkla bir iletişim kurmada çektikleri güçlükte aranması gerekmektedir. Aksine, bütün baskı ve sınırlamalara rağmen, Mısır oldukça hareketli bir sivil toplum örgütlenmesi gösteren bir özellik arzetmektedir.

Dördüncüsü, bu secim sonuçları Mısır'daki en organize ve en güçlü muhalefet bloğunun ve iktidarın, mevcut şartlarda, en güçlü alternatifinin MK hareketi olduğunu gösterdi. UDP parlamentoda yaklaşık 100 sandalye kaybetmiş, MK ise bir önceki parlamentoda 15 olan sandalye sayısını, bütün engellemelere rağmen, 88'e çıkarmıştır.* MK'nin bu seçimlerde gösterdiği performansın sosyolojik kapsami ise, siyasal boyutundan daha önemli bir nitelik arzetmektedir. Mısır seçimleriyle de ortaya kondugu gibi, genelde İslam özelde ise, İslam referanslı hareketler toplumda derin kökleri olan bir sosyal, kültürel ve politik bir fenomendir. Bu gerçekliğin ise güç kullanarak ve zorlamayla ortadan kaldırılamayacağı ortadadır. Bu sebeple de, bölgedeki demokratik transformasyon tasarımlarının bu gerçekliği gözönünde bulundurması, İslamı denkleme dahil edilmesi gereken yapısal bir unsur olarak değerlendirmesi gerekmekte ve İslamı dışlayan yaklaşımların demokratikleşmenin önünde bizzat engel teşkil ettiğini idrak etmesi gerekmektedir. İslam ve İslami oluşumlara monolitik bir bakışla yaklaşan dışlayıcı yaklaşımların göremediği, İslami anlayış biçimlerinin farklılığı, İslamı yorumlamada farklı oluşumların birbirinden ayrıldıkları, İslami yapılanmaların çeşitliliği ve değişik grupların politik ajendalarının çatışan maddeleri ve öncelikler sıralamasındaki varyasyonlardır. İslami oluşumları tek bir kategori içinde değerlendirip onlara fundamentalizm kılıfını geçirmek kompleks ve çeşitlilik arzeden bir manzarayı çok basite indirgemekte ve gerçeği yakalayamamaktadır.

Besincisi, MK'nin sözde modernleştirici despotlara karşı, bizzat modernitenin sağladığı vasıtaları ustaca (ve hatta despotlardan daha ehil olarak) kullanarak taraftarlarını siyasal arenada, bütün kısıtlamalara rağmen, mobilize etme yeteneğini göstermesi, daha önceden Türkiye'de Refah Partisi ve AK Parti örneklerinde tartışıldığı gibi, İslamcılığın modernlik karşıtı olmadığı, aksine onu içselleştirdiği tezini tekrar gündeme getirmektedir. İslamcılığın moderrnlik karşıtı olduğu iddiasından yola çıkan ve bütün İslamcı pratiği bin Laden üzerine inşa edilmiş bir söylemle izah etmeye kalkan açıklamaların günümüzde Ortadoğu'nun siyasal ve sosyal gerçekliğini anlamada ve açıklamada fazla yararı olmadığı ortadadır. İslamcılık, modernlik ile İslam'ın tarihi ve sembolik kaynakları arasında aranılan bir uzlasının sonucu ulasılan bir sentezdir. İslamcılık fenomeni, söylem ve sembolleri ile İslami gibi dursa da, metodları, araçları ve hatta amaçları(nın bir kısmı) açısından moderndir. Toplumsal tabanını sanıldığı gibi eğitimsiz ve cahil halk yığınları değil; aksine seküler eğitim almış, önemli kısmı orta sınıf, profesyonel meslek sahibi ve yeni kentli bir sosyal zümredir. İslamcılığı sadece modern çağa ilkel bir tepki olarak okumak ve onu bastırmaya calışmak müslüman nüfusu yoğun ülkelerde siyasal krizlerin derinleşmesini beraberinde getirecektir. İslamcılık, Batı karşısında çözülme yaşayan, kimi zaman sömürgeciliğin doğrudan meydan okumasıyla yüzyüze kalmış ve acı deneyimlerden geçmiş İslam dünyasında, yeniden dengesini bulmak isteyen bu dünyanın yaşadığı dilemma ve krizlere karşi bir karşılık ve kendini ifade ediş biçimidir. Aynı zamanda İslam dünyasında varolan siyasal spektrumda en önemli unsurlardan biridir. Moderniteye bir karşı duruş olmaktan öte, onunla toplumun kültür kodlarının dışına çıkmadan, bir uzlasma arayışıdır. Hatta batı-dışı bir modernitenin imkanlılığı arayışı ve bunu ortaya koyma arzusudur. Hal böyleyken, Islamcılığın siyasal sistemin dışına itilmesi teşebbüsü sorun çözücü değil, sorunları ağırlaştırıcı bir reçete olacaktır.

Altincisi, MK (ve İslam dünyasındaki benzer hareketlerin) önderliğinin söylemi ve de pratiği, İslamcı siyaset arayışlarının demokrasiyi dışlayıcı değil, onu içselleştirmeye çalışan bir çaba içinde olduklarını göstermektedir. Iktidarin demokratik yoldan rotasyonu, kuvvetler ayrılığı ve dengesi anlayışının kabülü, düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve demokratik popüler katılım gibi olguları söylemlerine entegre etmeye çalışmaları bu hareketlerin demokratik düzenin normları ile kendilerini bağlı kabul ettiklerinin kanıtıdır. Demokrasinin bir ideoloji ve hayat tarzı ile özdeşleştirilmesi, demokrasinin değişik kültürel bağlamlarda ve değerler sisteminde işlevsel olma potansiyeli gösteren kurumlar ve prosedürler bütünü olduğu gerçeğini gölgelemektedir. Böyle bir özdeşleştirmeden yola çıkarak "fundamentalist tehdit" kisvesi altında İslamcı hareketlerin ezilmeye çalışılması demokratik dönüşümün önüne geçilmesinden başka bir şeye hizmet etmemektedir. Dolayısıyla, Mısır'daki demokratik dönüşümün, seküler siyasal muhalefetin neredeyse hiç olmadığı bir ortamda, MK olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı artık kavranmalıdır.

Yedinci ve son olarak da diyecegimiz, bu seçimlerin Mısır'ın geleceği açısından ortaya koydugu tek önemli gerçekliğin, demokrasi cininin artık sişenin dışına çıktığını göstermesidir. Yoksa, seçimlerin kendisi ve rejimin performansının ilerisi için umut verici fazla bir tarafının olmadığı ortada. MK dışında hic bir siyasi oluşum devlet başkanlığı seçiminde aday göstermek için gereken parlamentodaki sandalyelerin en az yüzde beşine sahip olma şartını gerçekleştirememiştir. MK de bir siyasi parti olmadığı için, eğer önümüzdeki beş yıl içinde yeni bir başkanlık seçimi olacaksa, sadece UDP adayının katıldığı bir seçim olacaktır. Ayrıca, seçim sırasında başvurulan oy satın alma, UDP seçmenleri dışındakileri sandıklara sokmama, bazı sandıkları hiç açmama ve yeri geldiğinde şiddet kullanma gibi taktikleri de hesaba kattığımızda, Mısır'da statükonun öyle bir değişim arayışında olmadığı ortaya çıkmıştır. Parti içinde, oğul Cemal Mübarek etrafında toplanmış ve Batı eğitimli yeni genç grubun değişim konusunda samimi olduğu iddia edilmektedir; ama onların da değişimi tek başlarına göğüsleyecek güçlerinin olmadığını bizzat bu seçimler ortaya koymuştur. İnternet sayfaları eli demir çubuklu ve bıçaklı haydutların resimleri ile doluyken, hala NDP liderliğinin pişkince, çıkan sorunların abartıldığını söylemesi iktidarın değişim yönünde bir arzu taşımadığımı göstermektedir.

Bütün arızalarına rağmen, bu seçim sonucunda, artık rejimin seçim sonuçlarını eskisi gibi istediği şekilde manipüle etmesinin önünde engellerin olduğu halk tarafından idrak edilmiştir. 10 bin hakim arasinda sayıları sadece yüz küsür kişiyi bulsa da, bazı hakimlerin canlarına yönelik tehdite rağmen seçim sonuçlarını sorgulayabilmesi, binlerce sivil kuruluşun gönüllü olarak seçimin gözetiminde görev alması, artık en büyük muhalif gücün en azından eskiye oranla gücünün gerçek boyutunu göstermede çok çekingen davranmaması ve devam edeceğini düşündüğümüz rejim üzerindeki dış baskılar, artık dönüşü olmayan bir yola girildiğini göstermektedir. Bu durumu bizdeki 1946 seçimlerine benzetmek mümkündür. Artık kapı aralanmıştır. UDP içinde de rejimin eskisi gibi devam etmeyeceğinin bilincinde olanların varlığı, dengeleri fazla sarsmayan ve UDP'nin güç transferini fazla hızlandırmayan; ama aşamalı bir değişim anlayışının muhalefetle uzlaşma zemini üzerinde pratiğe konabileceğinin işareti olarak görülmektedir.

* MK dışında, üçüncü büyük yekünü bağımsız temsilciler oluşturmaktadır. İşin gerçegi, UDP'nin kazandigi temsilciliklerin neredeyse yarısı seçimlere bağımsız katılmış ve seçildikten sonra UDP'ya katıldıklarını açıklamistir. Bir önceki ve son Mısır seçimlerinde çok sayıda kişinin bağımsız seçilip sonra UDP'ye katılması ve diğer bağımsızların da kazandığı sandalye sayılarının seçime katılan partilerden çok fazla miktarda olması başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur ve siyasetin siyaset dışı amaçlar için kullanılmasıyla dogrudan alakalı bir konudur. Maalesef, bu yazı içinde buna değinmemiz imkansız.