Wednesday, August 09, 2006

İsrail'in Eleştiriden Muafiyeti Veya Vicdanlara İpotek Koymak*

Amerikan yazılı ve görsel medyasında, Ortadoğu'ya ilişkin yorumlar yapılırken artık nakarat halini almış olan bir ifade tekrar edilir durur: İsrail Ortadoğu'nun tek demokratik ülkesi olarak, bölgede demokratik değerlerin temsilcisidir. Oysa, İsrail'in Ortadoğu'daki varlığı Amerikan demokrasisini bile tırpanlanmasına neden olan bir faktördür.Özellikle de bu görünüm, Amerikan iç ve dış siyasetinde yeni muhafazakarların ağırlığını hissettirmesiyle daha bariz bir hal almıştır. Özellikle basında bu etki en yoğun olarak hissedilmektedir.

Associated Press(AP)'in Filistin sorunu üzerine 2004 yılında yaptığı haberlerin bir dökümantasyonu bize bu ülkede insanların haber alma özgürlüğünün nasıl bir manipulasyon altında kaldığının bariz örnegini sunuyor.[1] 2004 yılında AP'nin İsrail/Filistin merkezli çatışmalar üzerine yaptığı haberlerin başlıkları ve ilk paragraflarına bakıldığında, İsrail'den hayatını kaybeden insanların sayısının 141 kişi olduğu görülüyor. Gerçek rakam ise 108. Aynı dönemde AP 543 Filistinli'nin öldürüldüğunü kaydetmiş. Gerçek rakam ise 821. Kayıplar oran olarak aktarıldığında, ortadaki manzara daha da kötü: Gerçek rakam bir İsrailli'ye karsi yedi Filistinli öldürülmüşken, AP,oran olarak aktardığında, iki İsrailli'ye karşılık bir Filistinli olarak aktarmış!..

Eylemler ve çatışmalar nedeniyle hayatını kaybeden çocukların sayısına dair tarafgir tutum daha korkunc boyutlarda. AP 2004 yılında İsrailli cocuklara zarar veren sekiz olay varken, dokuz olay aktarmis başlık ve ön paragraflarda. Öte yandan, 179 Filistinli çocuğun 2004'deki çatışmalarda hayatını kaybetmesine rağmen, AP sadece 27 Filistinli çocuğun öldürüldüğünü kaydetmiş. Oransal olarak bakınca, İsrailliler'e gelince yuzde 113, Filistinlilere gelince yuzde 15 kayıp AP haberlerinde yer almış!...

İki hafta önce Amerikan MSNBC'deki bir tartışmayı izlerken de, benzer bir tutumu farkettim. Tartışma esnasında, ekranın solunda açılan bir kutudan bombalanan yerleri, İsrail uçaklarından alınan hedef resimleriyle beraber veriyorlar. Gösterilen on hedefin sadece birisinde tepede bir tane makineli tüfek var. Ama diğerlerinde en ufak bicimde bir silah görüntüsü olmadığı gibi, hepsi de normal hepimizin bildiği apartman blokları.. Önce görüntü olarak, makineli tüfekli hedef geliyor, peşinden diğerleri. Tabii ki, bir makineli tüfeğe karşı atılan bombanın ağırlığının yarım ton olduğu da hiç söylenmiyor.

Basındaki Filistinliler aleyhine olan önyargılı haber aktarımının yanısıra, medya üzerindeki İsrail çevrelerinin baskıları da ihmal edilemeyecek boyutlarda. Öyleki, bu sadece ulusal basınla sınırlı değil, Amerikan yerel basını da bu baskılardan muaf değil. Holger Jensen Colorado'nun Denver şehrinde basılan ve sadece bu eyalette satılan Rocky Mountain News gazetesinde hem uluslararası haberler bölümünün editörüydü hem de köşe yazarı. 9/11 sonrasında Filistin'e gitti ve oradaki olayları yerinden izledi. Bu arada yerleşmelerde oturan "barışsever ve terör kurbanı" İsrailliler'in, Amerikalı ve de gazeteci olmasına rağmen silahlı saldırısına uğradı. Döndüğünde bu intibalarını gazetesinde bir hafta boyunca yazdı. Tabii yer yerinden oynadı. Sadece Colorado'da değil, Amerika çapinda yoğun tepkiler aldı. Bir süre sonra, gazete sağlık sebepleriyle Jensen'in yazılarına bir müddet ara vereceğini söyledi. Tabii, Jensen bir daha gazetesine hiç dönemedi [2]

Peki buna neden gerek duyulmakta? ABD'nde medyadaki tekelleşme, medya sektöründe belli bir kesimin ağırlığının olması ve Yahudi iş çevrelerinden reklam gelirlerini kaybetmeme gibi faktörlerin sebep oldugu bir durum bu. Ama asıl önemlisi, özellikle 9/11'dan sonra, son yıllarda belli bir kesimin izlediği sistemli bir psikolojik sindirme operasyonunun etkisi daha büyük ve dünya çapında etkili oluyor. Bu baskılardan sanat dünyası da nasibini alıyor.

Rachel Corrie'i hepimiz hatırlıyoruz. Filistin'de terörle hiç alakası olmayan bir eczacının evinin yıkılmasını önlemek için bir İsrail buldozerinin önüne durmuş; ama buldozer onu ezip geçmişti. İsrail'in kaçırılan askerleri icin savaşa girmesine onay veren ABD kendi vatandaşının göz göre göre öldürülmesine seyirci kalmıştı. Rachel Corrie'yi anlatan, "Benim Adım Rachel Corrie" adlı, bir tiyatro oyunu hazırlanmış ve gösterime girmesine ramak kalmıştı. Başta ABD'nin prestijli gazetelerinden New York Times olmak üzere, yoğun bir negatif propaganda sonucu bu oyunun sahneye konması engellendi. [3]

Bu baskılardan nasibini alanlar arasında akademiyi de unutmamak gerekiyor. Amerika'nın Uluslararası İliskiler teorisine katkıda bulunmuş, Harvard Üniversitesi'nde, Kennedy Kamu Yönetimi Okulu'nun dekanı Stephen Walt, yine kendisi gibi çok ünlü Chicago Üniversitesi'nden John Mearsheimer'le birlikte "İsrail Lobisi" başlıklı, 83 sayfalık bir araştırma yayınladı. [4] Her iki akademisyen de ortada, radikallikle ve de İsrail aleyhtarlığı ile alakası olmayan iki kişi. Sadece tarafsız olmak endişesini taşıyarak araştırmayı hazırlamışlar. Walt ve arkadaşının kafasındaki sorun Amerikan çıkarları ve bu açıdan bu lobinin etkisini inceliyor. Ve sonuç olarak dediği şu: bu lobinin, ABD'nin ve İsrail'in politikaları üzerinde hayati derecede etkisi var. Onların etkisi sonucu oluşturulan ve uygulamaya konulan politikaların sonuçları şu ana Amerıkan çıkarlarına zarar verdi. Bu arastırmaya malum çevrelerden gelen tepkiler üzerine Walt, Harvard'daki dekanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldı. [5]

Örnekler bunlarla bitecek gibi değil. Amerika'nın prestijli üniversitelerinden Columbia Universitesi'nde, Ortadoğu sorununun çözümü üzerine düzenlenmis bir konferans, konuşmacı olarak davetli olan İsrail büyükelçisinin protestosu üzerine ertelenmek zorunda kaldı. [6]

Peki ya Columbia Üniversitesi'nden Raşit Halidi'nin başından geçenler? Halidi uzun süredir hedefte olan biri. Aslında radikal bir akademisyen değil. Filistin asıllı Halidi, hepimizin aşina olduğu tabirle, sosyal demokrat olarak nitelendirilecek biri. Bir ara FKÖ'nin Ulusal Merkez Komitesi'nde yer almış. Tabii ki, İsrail politikalarını eleştiren biri. İşte bu onu hedefe koyan faktör ve ayağını kaydırmak için herşey yapıldığı gibi, kendisi terör destekçisi olmakla suçlanıyor. Nedeni de "İntifada"yi pozitif bir sosyal-siyasal tepki olarak görmesi. Halidi'nin başında olduğu Ortadoğu Enstitüsü'nun ilk, ortaokul ve lise oğretmenleri için hazırlamış olduğu çeşitli seminerler ve dersler var ve bu derslerin birini de Halidi veriyordu. Yeni muhafazakarların ve Siyonistlerin yayın organı olan New York Sun gazetesinin, Halidi aleyhine açtığı bir kampanya sonucunda, New York Eğitim Dairesi, Halidi'yi bu dersleri vermekten, Üniversite'ye bile danışmadan men etti.

Columbia Üniversitesi'nin başından geçenler bununla da bitmiyor. Üniversite'nin Yahudi asıllı öğrencilerinden bir grup, kendilerine destek veren bir kısım medya kuruluşu ile birlikte, üniversitenin Ortadoğu Dilleri ve Kültürleri Bölümü öğretim üyelerini hedef alan bir kampanya başlatmış durumda. [7]

9/11'dan sonra kurulmuş olan "Campuswatch" adli bir kuruluş şu an üniversitelerin özellikle Ortadoğu bölümlerindeki öğretim üyelerini, genelde ise bütün İsrail ve Amerikan politikalarını eleştiren ve İslam hakkında pozitif imaj verecek şekilde ders veren öğretim üyelerini izlemek ve haklarında rapor hazırlamakla meşgul. Bu çabanın bir parçası olarak da son zamanlarda çıkan bir kitabın adı "Profesörler: Amerika'nın 101 En Tehlikeli Akademisyenleri". Listedeki 101 kişi içinde, eserleri Türkçe'de de basılmış olan Noam Chomsky, Norman Finkelstein, Howard Zinn, Frederic Jameson, John Esposito, Richard Falk, Ali Mazrui ve Hamid Algar gibi isimler yer alıyor. [8]

Yeni muhafazakarların ve Siyonistlerin içinde yer aldığı bir baskı grubu aynı zamanda işinde kalabilme hakkını kazanmış profesörlerin de üniversitedeki görevlerine son verilebilmesini kolaylaştıracak bir yasanın çıkması için yoğun bir faaliyet içerisindeler. Özellikle üniversitelerin Ortadoğu ve Kültürel Çalışmalar gibi bölümlerinin anti-Amerikan, anti-İsrail ve yurtsever olmayan Marksistler ve çokkültürcü liberal solcularla dolu olduğunu ve onların tahakkümüne son vermek için böyle bir yasaya gerek olduğunu düşünüyorlar. Bu arada, aileleleri, tehlikeli profesörler listesindeki öğretim üyelerini istihdam eden üniversitelere öğrenci göndermemeye teşvik ederek bizzat üniversiteleri bu öğretim üyelerinin ilişiğini kesmeye zorlamaya çalışıyorlar.

Murat Belge'nin 18 Temmuz tarihli yazısında dediği gibi, İsrail ve İsrail yanlısı çevreler "Her Filistinli bana düşmandır" düşüncesinden "Her Arap bana düşmandır"a geçmekle kalmadı, işi "Her Müslüman bana düşmandır"a da vardırdı. [9] Ve artık geldi iş 'Beni eleştiren herkes Filistinlidir' benzeri bir mantığa dayanmış durumda. Bu mantık yürütmenin etki derecesini de artırmak için, İsrail ile birlikte özelde ABD, genelde Batı birlikte anılmakta, İsrail'e yapılan bir eleştiri bunların hepsine yapılmış gibi gösterilmekte ve İsrail'in içinde olduğu sıcak çatışma da bir bölgesel toprak çatışması olmanın dışına çıkarılıp Batı medeniyetinin varolup yokolma mücadelesine dönüştürülmekte. Bu yapılırken de iki iki güçlü kozları var ellerinde: Holokost ve "terörle savaş."

Yani, sizin anlayacağınız, vicdanlarımızı zincire vurarak sesimizi kesmek ve haksızlıklara kör kalmamızı istiyorlar.

[1] Peter Philips, "News Bias in the Associated Press," commondreams.org,http://www.commondreams.org/views06/0722-21.htm
[2] bkz. http://www.angelfire.com/co3/alaqsaintifada/Holger/where.html
[3] http://www.pmwatch.org/pmw/mediocrity/displayCall.asp?essayID=340
[4] Arastirmanin kisa bir ozeti icin bkz., John Mearsheimer ve Stephen Walt, "The Israeli Lobby," London Review of Books, http://www.lrb.co.uk/v28/n06/mear01_.html. Kısa bır Turkçe özet için bkz. "ABD’nin Ortadoğu politikası İsrail lobisi tarafından mı belirleniyor?," Zaman, 30 Temmuz 2006,http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20060801&hn=318935
[5] bkz. http://www.antiwar.com/justin/?articleid=8796 ve http://batir.jeeran.com/archive/2006/3/ , "Freedom of Expression: American Way!" baslikli makale
[6] bkz. http://www.washington-report.org/archives/April_2005/0504056.html
[7] bkz. yukaridaki link.
[8] bkz.http://en.wikipedia.org/wiki/The_Professors:_The_101_Most_Dangerous_Academics_in_America
[9] Murat Belge, "Israil," Radikal, 18 Temmuz 2006, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=193197&tarih=18/07/2006

* Su an yayinda olmayan Siyar.org sitesi icin kaleme alinmistir. (Agustos 2006). 

Wednesday, December 14, 2005

Ortadoğu'da İslamcılık Ve Demokrasi: Mısır Seçimleri Örnekolayı

Ortadoğu'da İslamcılık Ve Demokrasi: Mısır Seçimleri Örnekolayı


Levent Baştürk

Mısır'daki son parlamento seçimleri, Türkiye'de İslami kesimler de dahil olmak uzere, hiç bir kesimde gereken ilgiyi görmedi. Oysa bu seçimin bir kaç açıdan bizim için önemi vardı. Birincisi, 9/11 sonrası dönemde ABD'nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde, Ortadoğu'da istikrar adına otoriter rejimleri desteklemekten vazgeçip bölgede demokratik dönüşümü esas aldığının test edilmesi açısından önemliydi. Mısır gibi Arap Ortadoğu'sunda belki de en büyük ağırlığı olan bir ülkede önceki uyduruk seçimlerden farklı bir seçim yapılması ihtimali vardı. İkincisi, seçimlere yasaklı olduğu için parti olarak katılamasa da, bağımsız adaylar yoluyla katılan Müslüman Kardeşler (MK) hareketinin göstereceği performans açısından, son on yılını din-devlet ilişkileri, laiklik, demokrasi ve kimlik tartışmaları ile geçirmiş olan Türkiye'de bu seçimin bir anlamı olmalıydı. Üçüncüsü, bölgesel bir güç olma özlemi taşıyan Türkiye açısından bölgenin diğer önemli ülkesi Mısır'daki gelişmelere kayıtsız kalınması düşünülemezdi. Türkiye'nin bölgeye ve İslam dünyasına yönelik izleyeceği siyaset açısından bu seçim müslüman-Arap kamuoyunun nabzını tutan en önemli gösterge olması niteliğini taşıyordu.

Mısır'daki seçimlere ve sonuçlarına karşı Türkiye'deki ilgisizlik aslında Türkiye'de yürütülen iç ve dış dünyaya yönelik siyasi tartişmaların ne kadar dış dünyayla irtibattan uzak bir biçimde yürütüldüğünün de bir işaretiydi. Bu ilgisizlikte belki, Mısır'da geçmişte yapılan bütün seçimlerin adet yerini bulsun türünden yapılmış kandırmaca seçimler olmuş olmasının yeri vardı. Ancak bu seçimlerin üzerine eğilmeyi gerektirecek çeşitli nedenlerin varlığı, geçmiş seçimleri bir mazeret olarak sunmayı geçerli kılmıyor. Peki bu seçimleri önemli kılan neydi?

Bütün Arap ülkelerinde olduğu gibi Mısır'da da son yıllarda, reform niteliği taşıdığı şüpheli de olsa, siyasal alanı dönüştürmeye yönelik olduğu imaji veren bir takım değişiklikler yaşanmaya başlandı. Her ne kadar ABD bunda krediyi kendine verse de, değişim arayışının özünde içerideki taleplerin varlığı ve bunların rejim üzerindeki baskısının rolünü inkar etmek imkansızdır. Değişim kendini empoze etmekle beraber, Mısır'daki statükonun herşeyi hemen daha ilk seçimde elinden kaçırmak istemediği de ortadadır. Bu nedenle de değişiklik getireceği iddiasıyla parlamentodan geçirilen her kanun tanıdığı değişiklikleri icraate dökmeyi mümkün olduğu kadar zorlaştıran pek çok hükümü de beraberinde getirmektedir. Değişimin kendisinden ziyade, en azından değişim zorunluluğunun elitlere kendini kabul ettirmişliğinin yarattığı iyimser hava içerisinde, gerek son çok adaylı başkanlık seçimlerine gerekse son parlamento seçimlerine yönelik özellikle ABD'de oldukça iyimser bir hava kendini hissettirmiştir. Başkanlık seçimleri öncesinde ve seçim sırasında vuku bulan pek çok tatsızlıklara rağmen, en azından çok adayla gidilen bir başkanlık seçiminin varlığı bile olumlu bir gelişme olarak görüldü.

Parlamento seçimleri öncesinde de seçimlere hile karışmasının önüne geçmek için, bir kısmının işleyeceği şüpheli, yeni düzenlemeler getiren kanunların parlamentodan geçirilmesiyle sandıklar üzerinde yargı denetiminin ve yerli hükümet dışı örgütlerin gözetim hakkının kabul edilmesi olumlu gelişmeler arasındaydı. Ayrıca seçim kampanyası dönemi, muhalefetin hazırlanması açısından kısa tutulmasına rağmen, genelde pek muhalefete güçlük cıkarılmadan geçti. Bu nedenle de, parlamento seçimleri için, başkanlık seçimleri için oldugundan fazla bir iyimserlik sözkonusuydu. 2000 yılındaki seçimlerinde sadece 30 civarında sandalye için bağımsız aday gösteren MK hareketi, bu defa 150'ye yakın sandalye için yarışa girmeyi göze almıştı. Din referanslı örgütlerin partileşmesini engelleyen siyasal partiler yasası uyarınca partileşmesine müsaade edilmeyen ve seçimlere her zaman bağımsız adaylarla katılan MK, 444 sandalyenin hepsi için rekabete girmenin sisteme kafa tutmak olarak algılanacağının bilinciyle, adaylarının miktarını sınırlamış, ama bunun kendi gücünü gösterecek miktarda olmasını da istediğini açıkca ortaya koymaktan çekinmemişti. Kimse bu seçimlerde iktidar partisi Ulusal Demokrasi Partisi (UDP)'nin iktidarı kaybetmeyi göze alacağını beklemiyordu. Belli miktarda seçime hile karışması da beklenmesine rağmen önceki seçimlere göre olumlu yönde niteliksel bir farklılık da özellikle dış çevrelerin umuduydu.

9 Kasım-9 Aralık 2005 tarihleri arasında, her turun iki aşamalı olduğu üç bölgeli-üç turlu olarak gerçekleştirilen seçimlerin sonuçları, 12 sandalye için seçimlerin tekrar edileceği 6 seçim çevresi dışında, geçen hafta açıklandı. İktidar, seçimin ilk turunda zor gibi görünen, parlamentoda, anayasal değişiklik için gereken, üçte iki çoğunluğu sağlamak uğruna ikinci ve üçüncü turlarda her türlü seçim hilelerine başvurdu ve 314 sandalye kazanmayı başardı!. MK'nin 88 temsilci çıkarabildiği seçimde, laik muhalefet partileri sadece toplam dokuz temsilci çıkarabildiler. Bu seçimin analizinin, seçimin yapısı ve seçim esnasında olanların aktarılmadan yapılması biraz güç; ama ben yer darlığı açısından bu ayrıntılara sadece yeri geldiğinde değinmek suretiyle yazının geriye kalan kısmını sadece bu seçimin değerlendirmesine ayırmak istiyorum. Peki bu seçimler neyi ortaya koydu?

Birincisi, dışarıdaki iyimser havaya rağmen, Mısır halkının yılların aldatmacasından kaynaklanan seçim siyasetine karşı duyarsız ve ilgisiz olma duygusunu, seçim öncesi yapılan kozmetik reformların gidermediğini ortaya koydu. Seçimlere katılım oranındaki düşüklük halkda hala anlamlı bir siyasal değişimin olacağı hissinin uyanmadığının işaretiydi. Seçimlere katılım oranı, en iyimser tahminlerle yüzde 25 ile sınırlı kaldı. Bu oranın artmamasının en önemli sebepleri arasında, özellikle ilk turun ilk aşamasında sandıkların açılmasıyla UDP'nin hegemonyasının eridiğini gösterir sonuçların çıkmasıyla rejimin hırçınlaşması ve ileriki aşamalarda katılımın önüne geçmek için olmadık desiselere başvurmasının da etkisini hesaba katmak gerekmekte.

İkincisi, ABD'nin bölgede demokrasiyi yayma ve hakim kılma politikasının samimiyeti bu seçimle test edildi. Maalesef, ABD bu testi geçemedi; durumu kurtarmakla yetindi. Seçimlerin daha ilk turunun ilk aşamasında vuku bulan seçim hileleri basında yer almaya basladığında, Amerikan dışişleri kendilerine ihlallerle ilgili resmi bir raporun ulaşmadığını ve Mısır hükümetinin gayretlerinde samimiyetinden şüphede olmadıklarını ifade etmekle yetindi. Tabii ki, ABD'nin bu tavrının başında gelen neden, sandıktan çıkan sonuçların laik muhalefetin daha da zayıfladığını, sandalye kaybettiğini, ve rejim karşısında bir alternatif sunmaktan uzak oldugunu göstermesidir. Ancak seçimin ikinci turunda 1500 MK taraftarının tutuklanması, seçimin üçüncü turunda rejimin güvenlik güçleriyle kiralık haydutların seçmenler üzerinde terör estirmesi ve can kaybına sebep olması ve bizzat tehlikeleri göze almış yüzden fazla hakimin bazı seçim bölgelerinde seçimlerin geçerliliğini sorgulaması üzerinedir ki, Amerikan dışişleri hayal kırıklıklarını ifade etme yoluna gitti.

Üçüncüsü, Mısır'ın zaten zayıf olan laik muhalefet partilerinin daha da zayıflaması bu seçimlerin bir diğer sonucudur. Bu partilerden birisinin kökleri krallık dönemine giden geçmiste MK'yi de çatısı altına alarak seçim koalisyonlarına önderlik etmiş bir parti durumundaki liberal Yeni Wafd Partisi olmasına ve diğerinin de Nasır çizgisini izleyen (bizdeki ulusal solcuların dengi) parti olmasına rağmen, laik partiler bir önceki seçime göre hem oy hem de sandalye kaybına uğradılar. Üstelik bu, Yarın Partisi dışındaki bütün partilerin seçime ittifak yaparak girmesine rağmen oldu. Her ne kadar bazı Mısır aydınları bunun sebepleri arasında rejimin siyaseti devlet ile camii arasında sıkıştırıp, sivil topluma insiyatif bırakmadığını ve bunun laik partilerin güçsüz olmasına neden olduğunu ileri sürse de, Mısır için bu tezin o kadar fazla geçerliliğinin olmadığını gösterir pek çok delil olduğunu burada belirtmekle yetineceğiz. Asıl sebep bu partilerin halkla bir iletişim kurmada çektikleri güçlükte aranması gerekmektedir. Aksine, bütün baskı ve sınırlamalara rağmen, Mısır oldukça hareketli bir sivil toplum örgütlenmesi gösteren bir özellik arzetmektedir.

Dördüncüsü, bu secim sonuçları Mısır'daki en organize ve en güçlü muhalefet bloğunun ve iktidarın, mevcut şartlarda, en güçlü alternatifinin MK hareketi olduğunu gösterdi. UDP parlamentoda yaklaşık 100 sandalye kaybetmiş, MK ise bir önceki parlamentoda 15 olan sandalye sayısını, bütün engellemelere rağmen, 88'e çıkarmıştır.* MK'nin bu seçimlerde gösterdiği performansın sosyolojik kapsami ise, siyasal boyutundan daha önemli bir nitelik arzetmektedir. Mısır seçimleriyle de ortaya kondugu gibi, genelde İslam özelde ise, İslam referanslı hareketler toplumda derin kökleri olan bir sosyal, kültürel ve politik bir fenomendir. Bu gerçekliğin ise güç kullanarak ve zorlamayla ortadan kaldırılamayacağı ortadadır. Bu sebeple de, bölgedeki demokratik transformasyon tasarımlarının bu gerçekliği gözönünde bulundurması, İslamı denkleme dahil edilmesi gereken yapısal bir unsur olarak değerlendirmesi gerekmekte ve İslamı dışlayan yaklaşımların demokratikleşmenin önünde bizzat engel teşkil ettiğini idrak etmesi gerekmektedir. İslam ve İslami oluşumlara monolitik bir bakışla yaklaşan dışlayıcı yaklaşımların göremediği, İslami anlayış biçimlerinin farklılığı, İslamı yorumlamada farklı oluşumların birbirinden ayrıldıkları, İslami yapılanmaların çeşitliliği ve değişik grupların politik ajendalarının çatışan maddeleri ve öncelikler sıralamasındaki varyasyonlardır. İslami oluşumları tek bir kategori içinde değerlendirip onlara fundamentalizm kılıfını geçirmek kompleks ve çeşitlilik arzeden bir manzarayı çok basite indirgemekte ve gerçeği yakalayamamaktadır.

Besincisi, MK'nin sözde modernleştirici despotlara karşı, bizzat modernitenin sağladığı vasıtaları ustaca (ve hatta despotlardan daha ehil olarak) kullanarak taraftarlarını siyasal arenada, bütün kısıtlamalara rağmen, mobilize etme yeteneğini göstermesi, daha önceden Türkiye'de Refah Partisi ve AK Parti örneklerinde tartışıldığı gibi, İslamcılığın modernlik karşıtı olmadığı, aksine onu içselleştirdiği tezini tekrar gündeme getirmektedir. İslamcılığın moderrnlik karşıtı olduğu iddiasından yola çıkan ve bütün İslamcı pratiği bin Laden üzerine inşa edilmiş bir söylemle izah etmeye kalkan açıklamaların günümüzde Ortadoğu'nun siyasal ve sosyal gerçekliğini anlamada ve açıklamada fazla yararı olmadığı ortadadır. İslamcılık, modernlik ile İslam'ın tarihi ve sembolik kaynakları arasında aranılan bir uzlasının sonucu ulasılan bir sentezdir. İslamcılık fenomeni, söylem ve sembolleri ile İslami gibi dursa da, metodları, araçları ve hatta amaçları(nın bir kısmı) açısından moderndir. Toplumsal tabanını sanıldığı gibi eğitimsiz ve cahil halk yığınları değil; aksine seküler eğitim almış, önemli kısmı orta sınıf, profesyonel meslek sahibi ve yeni kentli bir sosyal zümredir. İslamcılığı sadece modern çağa ilkel bir tepki olarak okumak ve onu bastırmaya calışmak müslüman nüfusu yoğun ülkelerde siyasal krizlerin derinleşmesini beraberinde getirecektir. İslamcılık, Batı karşısında çözülme yaşayan, kimi zaman sömürgeciliğin doğrudan meydan okumasıyla yüzyüze kalmış ve acı deneyimlerden geçmiş İslam dünyasında, yeniden dengesini bulmak isteyen bu dünyanın yaşadığı dilemma ve krizlere karşi bir karşılık ve kendini ifade ediş biçimidir. Aynı zamanda İslam dünyasında varolan siyasal spektrumda en önemli unsurlardan biridir. Moderniteye bir karşı duruş olmaktan öte, onunla toplumun kültür kodlarının dışına çıkmadan, bir uzlasma arayışıdır. Hatta batı-dışı bir modernitenin imkanlılığı arayışı ve bunu ortaya koyma arzusudur. Hal böyleyken, Islamcılığın siyasal sistemin dışına itilmesi teşebbüsü sorun çözücü değil, sorunları ağırlaştırıcı bir reçete olacaktır.

Altincisi, MK (ve İslam dünyasındaki benzer hareketlerin) önderliğinin söylemi ve de pratiği, İslamcı siyaset arayışlarının demokrasiyi dışlayıcı değil, onu içselleştirmeye çalışan bir çaba içinde olduklarını göstermektedir. Iktidarin demokratik yoldan rotasyonu, kuvvetler ayrılığı ve dengesi anlayışının kabülü, düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve demokratik popüler katılım gibi olguları söylemlerine entegre etmeye çalışmaları bu hareketlerin demokratik düzenin normları ile kendilerini bağlı kabul ettiklerinin kanıtıdır. Demokrasinin bir ideoloji ve hayat tarzı ile özdeşleştirilmesi, demokrasinin değişik kültürel bağlamlarda ve değerler sisteminde işlevsel olma potansiyeli gösteren kurumlar ve prosedürler bütünü olduğu gerçeğini gölgelemektedir. Böyle bir özdeşleştirmeden yola çıkarak "fundamentalist tehdit" kisvesi altında İslamcı hareketlerin ezilmeye çalışılması demokratik dönüşümün önüne geçilmesinden başka bir şeye hizmet etmemektedir. Dolayısıyla, Mısır'daki demokratik dönüşümün, seküler siyasal muhalefetin neredeyse hiç olmadığı bir ortamda, MK olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı artık kavranmalıdır.

Yedinci ve son olarak da diyecegimiz, bu seçimlerin Mısır'ın geleceği açısından ortaya koydugu tek önemli gerçekliğin, demokrasi cininin artık sişenin dışına çıktığını göstermesidir. Yoksa, seçimlerin kendisi ve rejimin performansının ilerisi için umut verici fazla bir tarafının olmadığı ortada. MK dışında hic bir siyasi oluşum devlet başkanlığı seçiminde aday göstermek için gereken parlamentodaki sandalyelerin en az yüzde beşine sahip olma şartını gerçekleştirememiştir. MK de bir siyasi parti olmadığı için, eğer önümüzdeki beş yıl içinde yeni bir başkanlık seçimi olacaksa, sadece UDP adayının katıldığı bir seçim olacaktır. Ayrıca, seçim sırasında başvurulan oy satın alma, UDP seçmenleri dışındakileri sandıklara sokmama, bazı sandıkları hiç açmama ve yeri geldiğinde şiddet kullanma gibi taktikleri de hesaba kattığımızda, Mısır'da statükonun öyle bir değişim arayışında olmadığı ortaya çıkmıştır. Parti içinde, oğul Cemal Mübarek etrafında toplanmış ve Batı eğitimli yeni genç grubun değişim konusunda samimi olduğu iddia edilmektedir; ama onların da değişimi tek başlarına göğüsleyecek güçlerinin olmadığını bizzat bu seçimler ortaya koymuştur. İnternet sayfaları eli demir çubuklu ve bıçaklı haydutların resimleri ile doluyken, hala NDP liderliğinin pişkince, çıkan sorunların abartıldığını söylemesi iktidarın değişim yönünde bir arzu taşımadığımı göstermektedir.

Bütün arızalarına rağmen, bu seçim sonucunda, artık rejimin seçim sonuçlarını eskisi gibi istediği şekilde manipüle etmesinin önünde engellerin olduğu halk tarafından idrak edilmiştir. 10 bin hakim arasinda sayıları sadece yüz küsür kişiyi bulsa da, bazı hakimlerin canlarına yönelik tehdite rağmen seçim sonuçlarını sorgulayabilmesi, binlerce sivil kuruluşun gönüllü olarak seçimin gözetiminde görev alması, artık en büyük muhalif gücün en azından eskiye oranla gücünün gerçek boyutunu göstermede çok çekingen davranmaması ve devam edeceğini düşündüğümüz rejim üzerindeki dış baskılar, artık dönüşü olmayan bir yola girildiğini göstermektedir. Bu durumu bizdeki 1946 seçimlerine benzetmek mümkündür. Artık kapı aralanmıştır. UDP içinde de rejimin eskisi gibi devam etmeyeceğinin bilincinde olanların varlığı, dengeleri fazla sarsmayan ve UDP'nin güç transferini fazla hızlandırmayan; ama aşamalı bir değişim anlayışının muhalefetle uzlaşma zemini üzerinde pratiğe konabileceğinin işareti olarak görülmektedir.

* MK dışında, üçüncü büyük yekünü bağımsız temsilciler oluşturmaktadır. İşin gerçegi, UDP'nin kazandigi temsilciliklerin neredeyse yarısı seçimlere bağımsız katılmış ve seçildikten sonra UDP'ya katıldıklarını açıklamistir. Bir önceki ve son Mısır seçimlerinde çok sayıda kişinin bağımsız seçilip sonra UDP'ye katılması ve diğer bağımsızların da kazandığı sandalye sayılarının seçime katılan partilerden çok fazla miktarda olması başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur ve siyasetin siyaset dışı amaçlar için kullanılmasıyla dogrudan alakalı bir konudur. Maalesef, bu yazı içinde buna değinmemiz imkansız.

Thursday, July 14, 2005

STATÜKONUN VATANSEVERÝ....

STATÜKONUN VATANSEVERÝ....
Levent Baştürk


Ýyi bir vatansever olmayý küçümsemeyiniz.
Bazýlarý der ki, vatanseverlik yürek ve kan meselesidir.
Bence o kadar basit değil. Ondan daha fazlasýný gerektirir.
Bir defa, yalan haberleri cesurca yaymak için, yalanınız yüzünüze vurulduðunda kýzarmayacak bir yüzünüzün olması zaruridir..
Ýlave olarak da, aklý tatile çýkarmak gerekir...

Yoksa nasýl inanýr ve milletin de inanmasýný beklersiniz internette gezen, kasıtlı olarak ortaya çıkarılmış ve belli bir merkezden yönlendirildiği imajı veren yalan haberlere.
Bir bakýnýz þuna:
"Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’nden.
‘Türkiye’ baþlýklý bölümden; ‘Presidency Conclusions’, Madde 23:
‘Müzakerelerin yalnýz Türkiye’yle deðil diðer devletlerle de yapýlabileceðini ve müzakereler sýrasýnda Türkiye birkaç devlete bölünürse veya Güneydoðu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karar olmaksýzýn onlarla da müzakere yapýlacaðýna.’

ÖNEMLÝ NOT: Lütfen yurtseverlik gereði bu durumdan herkesi haberdar edin.
Türkiye’miz üzerinde oynanan oyunlarý herkes ögrensin!"
[1]
Artýk dünyada herkesin e-posta kutusuna gelen bu yalaný gönderme zahmetine katlananlara, aklýný tatile çýkarmýþ demez de ne dersiniz?.. İlgili belgeye rahatlıkla ulaşmak mümkünken, calışan bir beyin yalanı tercih eder mi?
Peki ya, Urfa’da -olmayan- Ýtalyan hastanesinde, çocuklarýna Türk vatandaþlığy almak için doðum yapan üç bin Ýsrailli kadýn haberine ne demeli?..
Neymiş efendim, ilerde bu Türk vatandaşı Israilliler, şu an satın aldıkları GAP bölgesindeki topraklara yerleşip, buraların Israil'e ait olduğunu iddia edeceklermiş...
Bir defa, Türkiye vatandaşlık kanunu, vatandaşlığı toprağa (doğum yerine) göre değil, kan bağına (anne-babanın vatandaşlık durumuna) göre düzenliyor.
****
Aklın tatile gönderilmesinden sonraki aşama papağanlık... Mesela bazý kod kabul edilen kavram ve tabirleri okuduğun veya duydugun zaman, hemen baþlayacaksýn karþýndakine şunları saymaya :
"Vatan haini, Türk düþmaný, bölücü, dýþ güçlerin ajanı, sözde aydýn, sözde vatandaþ, demokrasi ve insan haklarý arkasýna sýðýnmýþ gizli amaçları olanlar...."
Peki hangi kodlara duyarlý olmak lazým? Çok kolay. Kolay olmak zorunda... Akýl tatilde, papağanlık devrede çünkü.
"Ermeni tehciri, Kürtler'e karşı yerine getirilmeyen vaadler, herkese inanç özgürlüğü, kültürel zenginlik mirasýmýz, Anadolu mozaiði, Varlýk vergisi, Türkleþtirme politikalarý, ana dilde eðitim, sivil ve kültürel haklar, din iþlerinin sivil topluma býrakýlmasý, tek parti diktatörluðü, laikçilik, Süryani göçü, İstiklal mahkemeleri, askerin siyasetten çekilmesi, faili meçhul, yargısız infaz, Susurluk...."
Baþkalarý da var listede; ama biz fazla uzatmayalým. Baþka söyleyecek sözümüz var çünkü.
****
Ýlave olarak, çelik gibi dirayetli olmalýsýnýz. Çünkü hainler çok donanýmlý. Bu durumda zihniniz kalın ve sağlam taş duvarlarla örülü olmalı ki, şu sorular size sorulduğunda çarpýp geri dönmeliler:
- Son Osmanlı padişahının anayasal yetkileri; halk egemenliğini esas almış, egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğu söylenen Türkiye Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanının yetkileri karşısında neden bir hiç olarak kalır? Neden cumhurun ilk reisi ömür boyu baþta kaldı? Tek parti döneminde, mebusların adeta atandýðý bir rejim nasıl cumhuriyet olarak değerlendirildi? Son Osmanlı sultanının yetkilerinin şu anki cumhurbaşkanının yetkileri yanında bile çok hafif kaldığını biliyor muyuz?
- Halký teba olmaktan çýkarýp vatandaþ yaptýðýný iddia eden yeni rejimde (Cumhuriyet) nasıl olur da, siyasi partilerin ve derneklerin sayýsýnda, halk idaresini yadsıdığı savlanan bir önceki idareyle (saltanat) karþýlaþtýrýnca, neredeyse yüzde yüze yakýn bir azalma olur? Neden bir halk idaresinde, devlet kendisinin kutsanmasını ister? Devleti kutsamak, vatandaþlýðýn tersi olan tebalýkla ilgili bir olgu deðil midir?
- Otoritesini Tanrýdan aldığı iddia edilen saltanat rejimine son verildiği söylenmekte. Ortada amacýnýn rasyonel düþünen uygar fertleri yetiştirmek olduğunu iddia eden bir devlet, bir yeni düzen var.. Peki nasıl olur da halkýn egemenliği esasını benimsemiş bir rejimin lideri için onu tanrýlaştýrýcý övgüler düzülür?
- Eðer hakiki anlamýyla ortada vatandaþlarýn cumhuriyeti varsa, yetkili kiþilerin agzindan ve basındaki kalemlerden bir zamanlar şu tip ifadeler nasıl dile getirilmiştir?
"Onlar (gayrimüslimlerden bahisle) bu memleketin vatandaþlýðýndan istifade etmiþlerdir ve ihanetle, silah çekerek istifa etmiþlerdir. Onlar Osmanlý tarihinin nankör çocuklarýdýr ve bu memlekette hiçbir haklarý kalmamýþtýr." [2]
"Bu memleketin efendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır." [3]
"Bunlar alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle iþleyen his ve dimaðlarýnýn tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düþündüklerini gösteriyor... Çið eti biraz bulgurla karýþtýrýp öylece yiyen bu adamlarýn Afrika vahþilerinden ve Yamyamlardan hiç farký yoktur." [4]
****
Peki taşkafa olmayı da başardıktan sonra vatanseverliğin şartları tamamlanmış olur mu? Hayır efenfim.. Bu iş ciddi iş. Fedakar ve savaşımcı da olman lazım.
Mesela en az doksan öbeðe üye olacaksýn. Ardýndan, ne dediðinden emin olmasan bile vatansever olduðunu bildiðin bazý zatlarýn yazýlarýndan her gün en az beþ tane saða sola göndereceksin. Kürt Forumlarýna takilip, olmadýk küfür ve hakaretleri aðzýna alarak karşıtlarına "gereksindiðin erki damarlarýndaki soycul kanda" bulduðunu göstereceksin.
Bu arada Ermenilere karşı hiç bir internet oylamasını kaçýrmayacaksýn. Var mı öyle altta kalmak? Biz bugüne bugün Time anketinde, Mustafa Kemal’i en iyi bilim adami, en iyi müzisyen, en iyi devlet adamı, en iyi kumandan, en iyi felsefeci ve en iyi reformcu kategorilerinde yirminci yüzyýlýn en iyisi seçtirmedik mi? Içine her batýlý gibi Türk düşmanlýðý sinmiş zalim Time, sonuçları tanımamışsa da, ne gam? Bizim sanal cengaver vatanseverlerimiz, gurur duyabilirler.. Onlar şerefli Türk gençleri olarak üzerlerine düşeni yaptılar. Her biri sayılması imkansız sayıda oy vererek "bir Türk'ün dünyaya bedel" olduğunu kanıtlamışlardır.
Ata için zaten ne yapýlsa az... O Ata ki;
"bugün yalnýz Türk milletinin degil, bütün beşeriyetin lideri ve kahramanıdır. Onun fikirleri, onun gösterdigi yollar insanlýk için hakikat ve saadet yollarýdýr. (...) Ve bugünkü cihanýn en doğru en güzel tarihini, bütün beþeriyete örnek olacak þekilde, Atatürk yaratmamýþ mýdýr? Onun ýþýklarý altýnda yanlýþ ve hatalý yola sapmak imkaný yoktur. O bütün hareketlerinde hiç bir zaman isabetsizlikte bulunmamýstýr." [5]
Ata o kadar büyüktür ki;
"onun kuhn ve mahiyetine tamamýyla nüfus etmek, onu tamamýyla anlayabilmek hiç bir faniye nasip olmayacak bir þeydir. Çünkü o yiyip içen, düşünen, duyan alelade beþeri hayatýn üstünde baþka bir varlýða maliktir: Türk milletinin vicdani ise önünde en derin huþu ve ihtiramla takdis edilecek bir eklemiyet remzidir, uluhiyettir." [5]
Son olarak da, fedakarlýk ve savaþýmcýlýðýný sokaklara taþýyacaksýn. Artýk gündemin konusuna göre, ya "Kýbrýsý sattýrmayýz" ya da "kahrolsun Apo" diye baðýracaksın. Kimbilir, o sırada yine gündemde Italya ile kriz olur, yeniden İtalyan domatesi ezersin. Ama her halükarda sokakların boş kalmaması lazım...
Yoksa TAYAD'cýları bir güzel kim linç edecek? Kim mücadele edecek "sözde vatandaþlar"la? Hem baksana, yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "irtica"nın yeniden birinci tehdite çıkması söz konusu imiş. Statükocu vatanseverlerin "role model"ı Mehmet Taner Kýþla-lý abimizin dediðine göre, silah kullanýmý bile artık göze alýnmýs. Demektir ki, bize silah kertesine gelmeden çok iş düşecek. Şimdiden meydanların inleyişini kulaklarınızda hissedin: "Türkiye laiktir, laik kalacak." Belki büyük bir coþku ile söyleyeceğimiz Onuncu Yıl Marşı irticayý püskürtmeye yetecektir:
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri. "

Yalnýz Kenan Doðulu versiyonunu söylemek olmaz artýk. Var mı öyle hem askerden kaçýp, sonra da vatansever sýrtýndan rant yemek?
-----
[1] İnternet öbeklerinde dolaşan bir ileti.
[2] Mahmut Esat Bozkurt'un 1921 Anayasasý'nýn Mecliste görüþülürken yaptýðý konuþmadan.
[3] Bozkurt'un 1930 Ağrı isyanı akabinde, seçim bölgesi Ödemiş'te yaptığı konuşma.
[4] 13 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinin 1930 Aðrý isyanýna katýlanlarý tasviri.
[5] M. Saffet Engin, Kemalizm Inkilabının Prensipleri, İstanbul, Cumhuriyet matbaası, 1938, s. 79.
[5] aynı eser, s. 79.

Monday, July 04, 2005

KUŞATMA: STATÜKONUN DİRENİŞ STRATEJİSİ

KUŞATMA: STATÜKONUN DİRENİŞ STRATEJİSİ

Levent Baştürk



İktidara geldiği günden bugüne, AK Parti ile statüko arasındaki ilişkilerin gerilimli olduğu hiç bir dikkatli gözlemcinin gözünden kaçmadı. İlk başlarda, AK Parti karşıtı statükocu kamp daha dar bir çevreden oluşmaktaydı. Bu çevreye, ordu içindeki bir kesim, Cumhurbaşkanı, YÖK ve emekli olmuş yüksek yargı organlarının hakim ve savcıları dahildi. Hükümetin kendini statükoya karşı sağlama alma girişiminin bir neticesi olarak ABD'ye yakın durması ve Avrupa Birliği (AB) üyeliğini bir öncelik olarak görmeye başlaması, bu statükocu kesimi ulusalcılık zemini üzerinde direnişe itti. ABD'nin Irak'a müdahelesi öncesi ve sonrasında Türkiye'den bazı taleplerde bulunması ve Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesini öngören ve bu süreçte ılımlı Islami oluşumlara sıcak bakan bir projeyi öne sürmesi de, Türkiye'deki statükocu çevrelerin, AK Parti'ye karşı, ulusalcı zeminde mücadele açmasını kolaylaştırdı. Ancak bu mücadelenin kamuya yönelik yönü gerçeklerden ziyade, yanlış bilgilendirme ve propaganda biçimindeydi.

Geçmişte Türkiye'nin ABD ve İsrail'le olan ittifakına çok sıcak bakan bu kesim, birden bire şiddetli bir biçimde hem anti-Amerikan bir duruş belirledi, hem de milli hassasiyetler merkezli bir siyasetle AK Parti'nin tabanını da etkilemeye yönelik bir faaliyet içine girdi. Yazılı ve görsel medya içindeki müttefikleri yanısıra, militarize edilmiş sivil yapılanmaların mobilize edilmesi ve internetin daha etkili bir biçimde kullanılması sonucu, ülkede daha önce hiç görülmemiş bir anti-Amerikanizm ortamı oluştu. Buna, daha önce dar bir çevre ile sınırlı kalan, anti-Semitizmin yaygınlaşması da eklendi. Aynı zamanda, AB tarafından Turkiye'den istenen ülke içinde siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara gidilmesi ve Kıbrıs gibi dış sorunlara çözüm bulunması taleplerine karşı da ulusalcı bir reaksiyon oluşturuldu.

AK Parti'nin gerek YÖK reformunu gündeme getirmesi, gerekse tabanın baskısı ile başörtüsü sorununa ve üniversite imtihanlarında İmam-Hatip Lisesi mezunlarının katsayı mağduriyetinin giderilmesine yönelik teşebbüsleri, AK Parti karşıtı statükocu cepheyi genişletti. Daha önce AB uyum yasaları geçirilirken işbirliği içinde çalıştıkları CHP de bu cepheye dahil oldu. Ama daha önemlisi, artık emeklilerin değil, bizatihi aktif görevi başında olanların da bu kamplaşmada yerini belirlemesi, hükümete yönelik kuşatmanın saflarını sıklaştırdı. Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök meşhur 20 Nisan konuşması ve "sözde vatandaşlar" hitabının yer aldığı bildirisi ile, uzak durduğu gerilimde adeta bir taraf haline geldi. Bu kamplaşmada yerini alanlar arasına, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de eklendi. Özellikle Yargıtay adeta militan bir tavır içine büründü. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dahil olmakta gecikmedi. Bu arada Deniz Baykal da en keskin konuşmalarını yapmaya başladı.


Bu genişlemiş cephenin oluştuğu konjoktürün en ilgi çekici yanı, bu cephenin önemli bir kesiminin kendini anti-Amerikan kampta değerlendirmesine rağmen; Amerikan hükümetinin AK Parti hükümetinden olan hoşnutsuzluğunu açıkca dile getirdiği bir dönemle çakışmasıdır. Zaten öteden beri, Türkiye'deki statükocu çevrelerin "şeriat geliyor" söylemiyle, Washington'daki AK Parti aleyhinde kulis yapan yeni muhafazakar (neo-con) yazar ve lobici takımının AK Parti karşıtı söylemi bir örtüşme halindeydi. Her iki taraf da AK Parti hükümetinin AB'ye üyelik girişiminin, ordunun sistem içindeki rolünü zayıflatmak suretiyle aşamalı olarak Türkiye'de şeriat rejimini yerleştirme operasyonu olduğunu iddia etmekteydi. Ve hatta yeni muhafazalar yazarlar, Bush ve çevresini "ılımlı İslam" projesinden dolayı eleştiriyor ve Türkiye'deki Kemalist çevre ve kurumların Amerika'ya yabancılaştırılmasını eleştiriyorlardı. Gelinen yeni noktada, Amerikan hükümetinin AK Parti'ye karşı eleştirel bir tavır alması, Amerikan hükümeti ile Kemalist statuko ve yeni muhafazakar çevre arasında bir yakınlaşma doğurdu; Özkök'ün 20 Nisan konuşması da Başbakan'ın İsrail ve ABD ziyaretlerinin yolunu açtı.

Bu arada, Türkiye'de son iki yılda yükselen anti-Amerikan ve anti-Semitik dalganın faturası, pişkin bir şekilde AK Parti'ye kesilecekti. Oysa, Urfa'da sözde İtalyan hastahanesinde çocuklarına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı almak amacıyla üc bin İsrailli kadının doğum yaptığı yalanını yayanların başında bizzat Refah ve Fazilet Partilerine açtığı kapatma davalarıyla dünyada ün yapan emekli başsavcı Vural Savaş gelmekteydi. İsrailliler'in satın aldığı toprak miktarını olanın çok çok ötesinde gösterilip "vatan satılıyor" propagandası yapanlar da aynı çevrelerdi. Bu çevreler, bazı İslamcı çevrelerle beraber, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini, Büyük İsrail Projesi olarak sunmuşlar ve doğum ve toprak alımı iddialarını bu bağlam üzerine yerleştirmeye çalışmışlardı. Yanlış bilgilendirme amaçlı kurdukları sitelerde, aralarında Islamcı gibi görünen araştırmacı-yazar unvanlı kişilere de yer vererek, yapılan propagandalar arasında, kırk bin kişinin ölümüne sebep olan büyük depremden de Amerika'nin sorumlu olduğunu iddia edecek noktaya kadar işi götürmüşlerdi. İlginçtir ki, bu hezeyanın faturası, Amerika'nın Felluce operasyonunu sert bir şekilde eleştirdiği için, AK Parti'ye yazıldı.

Gerek ABD'de Bush yönetimini AK Parti (ve dolayısıyla Ilımlı İslam) eksenli Türkiye (ve Orta Doğu) politikasını terketmeye zorlayan yeni muhazafakarlar, gerekse Türkiye'deki statükocu güçler, artık rejimin tehlikede olduğunu iddiada işi en uç noktaya vardırdılar. Sırasıyla, zina kanunu teşebbüsü, başörtüsünün ve İmam-Hatiplilerin katsayısının gündeme gelmesi, YÖK reformu ve son olarak da Kur'an kurslarına ilişkin ceza kanununda yapılacak düzenlemeye ilişkin tartişmalar artık birilerinin gözünde AK Parti'nın hain! emellerinin kanıtları oldu. Türk Solu dergisisinde, 1960 darbesi sonucu asılan devrin başbakanı Adnan Menderes ile Tayyip Erdoğan arasında kurulan ilişki, sadece rejim destekli bu sol görünümlü faşist oluşum tarafından desteklenen görüş olarak kalmadı ve Basın Konseyi başkanı, Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi tarafından da açıkça dile getirildi. Eski Cumhurbaşkanı Demirel de, üç yıl sonra seçilecek cumhurbaşkanı tartışmasını şimdiden başlatlatmakla suni bir kriz çıkarmakla yetinmedi. Ilaveten, yeğeninin devlete olan borçlarını tahsil amaçlı olarak ailesinin şirketlerine Tasarruf Mevduatý Sigorta Fonu tarafından el konulması olayını, Menderes döneminin Tahkikat Komisyonuna benzeten Demirel, bunun o devirde ihtilale neden olduğu yorumunu yaparak gayet anlamlı bir dokundurmada bulundu. Aynı zamanda dolaylı olarak, kendisinin kırk yıllık siyasi hayatında aslında mensup olmadığı yerin içinde ve başında, rejimin sıhhati icin konuşlandırıldığını da itiraf etmiş oldu. YÖK başkanı pervasızca kendilerine karşı yapılacak düzenlemelerin yargıdan döneceğini peşin peşin ilan ederek, statükonun kurumları arasındaki dayanışmaya işaret etmekte ve gerginlik çıkağını söyleyerek tehdit savurmaktaydı.

Bu arada belirtmemiz lazım ki, gelişmeleri, yukarıda olduğu gibi, sadece hükümet-statüko eksenli cekişmelerin altında ele almak eksik bir değerlendirmedir. Bu arada gözden kaçmayacak şekilde insan hakları ihlallerinde yılbaşından beri, AB yolunda ilerleyen bir ülkede görülmemesi gereken derecede muazzam bir artış oldu. Askeri mahkemede yargılamaya da varacak şekilde düşünce suçu yargılamarı, anadilde yayın önünde engeller, işkence iddiaları ve Kürtçe dil öðrenmek ve kurs açmak için baþvuranlarýn isim isim asayiþ kuvvetleri tarafýndan izlenmesinden tutun, seçimle gelmiþ belediye baþkanlarýnýn kamu otoritesi tarafýndan dýþlanmasýna kadar ceşitli keyfi uygulamalar devam etti. 28 Şubat döneminde olduğu gibi yargının siyasallaşması olgusu kendini yeniden yoğun bir biçimde hissettirmeye başladığı gibi, güneydoğuda güvenlik güçlerinin keyfi uygulamaları istisna değil, tekrar norm haline gelmeye başladı.

Bu arada şiddetin yeniden hayatın parçası olarak geri dönmesi gözden kaçmaması gereken bır gelişmedir. İki yönlü bir şiddet olgusu mevcut kuşatma ortamında, bu kuşatmayı pekiştiren unsurlar olarak belirmiştir. Biri statükocu çevrelerce körüklenen psikolojik harekat milliyetciliği eksenli linç etme mentalitesiyle hareket eden yığınların şiddeti; diğeri de yeniden yükselişe geçtiği belirtilen ve her gün bir eylemle adını duyuran PKK tarafından yapıldığı iddia edilen eylemler. Buna en son, DHKP-C'ye maledilen ve biraz zihinde kuşkular yaratacak şekilde neticelenen Adalet Bakanlığı'na yönelik eylem oldu. Bütün bu gelişmeler ışığında, ordunun kalemi olarak bilinen Mehmet Ali Kışlalı'nın adeta darbenin gelişini haber verir şekilde kaleme aldığı yazılar daha bir anlam taşımaktadır.

Hükümetle statüko arasındaki gerilimin somut nedenleri olarak görülen başörtüsü, İmam-Hatiplilerin katsayı sorununun çözülmesi ve Kur'an kursuna ilişkin gerginlikler ön plana çıkarılmaya çalışılarak çizilen bir irtica tehlikesi tablosu dış piyasaya yönelik bir siyasal pazarlama teşebbüsüdür. Avrupa'nın kadim İslam endişesine ve ABD'deki karar vericileri etkilemeye yönelik ve onların itirazlarını pasifize etmeye yönelik bir stratejidir. Açıkça ifade edilmemekle beraber, ABD'de bu konuda öteden beri aynı söylemi paylaştıkları bir müttefikleri de vardir ve Kişlalı yakın zamanda yazdığı "AKP'nin işi zor" başlıklı makalesiyle farkında olarak ya da olmayarak yaptığı referanslarla bu ittifaka işaret etmektedir.

Mevcut şartlarda amaçlanan bir darbe olmamakla beraber; değişimin önüne geçmek istenmektedir. Çeşitli tehdit değerlendirmeleri ardından yapılan darbe imaları, AK Parti'yi bir kuşatılmışlık hissine sokarak statükoya teslim olmaya yönlendirme gayretidir. Laiklik ve ulusal birlik eksenli bir püskürtmelerle, hükümetin el atmayı düşündüğü üniversite ve kamu yönetimi reformu gibi yapısal sorunlara eğilmesi engellenmektedir. Yargının giderek daha da keyfileşmesi, askerin rejim üzerindeki ağırlığını, önce 20 Nisan konuşmasıyla, şimdi de yeni hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yoluyla hissettirmesi, psikolojik harekat kışkırtmalı şiddetin dışarıda yol açtığı izlenim ve diğer şiddet eylemlerinin önüne geçmek bahanesiyle alınan önlemlerde keyfilik içeren yanlış uygulamalar, açıkça Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundaki girişimlerinin önüne takoz koyma amacı taşımaktadırlar.

Halihazirda, sanki bir darbenin yolunun açıldığı kanısı -özellikle hükümet çevrelerinin kafasında- işlenmeye çalışılmakla beraber, mevcut ve kanımca koordine edilmiş operasyonla, Ali Bayramoğlu'nun dediği gibi, siyaset alttan ve üstten, devletten ve toplumdan gelen baskýyla sýkýþtýrilmakta, daha doðrusu marjinalleþtirilmektedir. "Terörün azmasý, güvenlik gerekçelerinin önem kazanmasý, toplumun belki bu kez kendi eliyle daha da sineceði, "depolitizasyon"un ayyuka çýkacaðý ve devletin iyice aþýrý deðerleneceði bir aþamaya doðru" ilerlemektedir. Diğer amaç da, hükümeti ürküterek çalýþamaz hâle getirmek ve oy tabanýndan uzaklaþtýrmaktýr.Hedeflenenler arasında Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaskanlığının önüne geçmek de vardır. Ali Bayramoğlu'na göre "Çankaya'yý 2007 seçimlerinde AK Parti'ye kaptýrmamanýn tek yolu erken seçimi zorlamak. Bu ise ancak AK Parti'nin yýpratýlmasýyla, meþruiyetinin zedelenmesiyle, hatta bölünmesiyle mümkün. Ekonomiden dýþ politikaya ana hatlarýyla dengelerin yerli yerinde olduðu bir dönemde bu tür yýpratma faaliyetleri uzun zaman alacaðý içindir ki, ilk "peþrevler" þimdi baþlatýlmýþ bulunuyor."

Ancak Çankaya merkezli bir okumanın olayları açıklamada tek başına doğru olduğunu sanmıyorum. Olanlar, Çankaya'nın da elde tutulması dahil olmak üzere, statükonun, küçük rötuşlar dışında, devamını sağlama gayreti ve bu yolda hükümet ve değişim taleplerine karşı bir kuşatma harekatına girişilmesidir. Yargıtay hakimlerinin çok büyük çoğunluğunun ve baroların, Yargıtay hakimlerinden Osman Şirin'in "yargıda artik Mahmut Esat Bozkurt devri kapanmalıdır" sözüne fanatikçe karşı çıkıp, Şirin'i neredeyde sanık sandelyesine oturtur şekildeki reaksiyonları da bunun bir işaretidir. Artık anti-demokratik tavır, tescilli bir ırkçının bağnazca, hem de hukuk adamları tarafından savunulmasına kadar varmıştır.

Mevcut statüko hayat hakkını, fanatik bir biçimde her daim eskimediğini düşündüğü, Türk modernleştirme modelinin devamında görmektedir. Bu modelin özü de laikçi bir temelde tanımlanmış dışlayıcı ve inkarcı bir Türk yurttaş kimliğidir. Bu resmi kimliğin laikçi yönü İslami ögelerin, Türk yönü de, Türklük dışı etnik kimlik taleplerinin inkarı demektir. 1970'lerin sonuna doğru Türk-İslam Sentezi kitleleri manipülasyon amacıyla devlet tarafından yürürlüğe konmakla birlikte, devletin merkez özünde Türk olmak dini kimlikten ayrışmış olmayı gerektirmektedir. Aksi takdirde tam anlamıyla "Beyaz Türk" sıfatına haiz olmak mümkün değildir ve devletin en önemli güç merkezleri, bu beyazlık şartını tam olarak taşımayanlara, milliyetçi bile olsalar, kapalı tutulmaktadır.

Sistem, Osmanlı'nın devşirme geleneğini yeniden üreterek devam ettirmektedir. Etnik Türk olmak, Beyaz Türk olmanın ön koşulu değildir. Önemli olan cumhuriyetin biçtiği Türk kimliğini ve Kemalist ilkeleri sorgusuzca içselleştirmek ve dini ve farklı bir etnik aidiyet talebiyle ortaya çıkmamaktır. Nitekim, parametreler içinde kurulmuş, işlev görmüş ve devleti kutsamış zümrelere karşı bile askeri darbelerin yapılmış olması, özümseme veya içselleştirme konusundaki hassasiyetin ne kadar ağır bastığını göstermektedir. Bu noktada yine Ali Bayramoğlu'ndan tekrar bir alıntı yapmak kaçınılmaz olmaktadır: "Bu çerçevede merkez sað ve sol partiler merkezkaç talepleri ehlileþtiren araçlar, yani milli devlet modelinin sentez aygýtlarý, entegrasyon araçlarý ve filtraj mekanizmalarý olarak vazife görmüþlerdir."

Hatta iktidara tek başına talip olmadığı sürece İslamcı partiler de böyledir. Merkez sağ çizgi, yarı muhafazakar-Sünni kesimleri sisteme entegre ederken, CHP Alevileri entegre etme rolünü görmüştür. Milli Görüş çizgisi de merkez sağın tatmin edemediği İslami talepleri ehilleştirmiş ve inkar edilemez önemde geniş bir Kürt kitlesini de "din kardeşligi" bağlamında çatısı altında tutmayı bilmiş ve bir yerde, iktidara tek başına ya da en güçlü ortak olarak gelmediği sürece, emniyet sübabı rolu oynamıştır.

Statüko, dini ve etnik kimliklerin ancak özel alanlarda ifade edilmesine müsaade etmiş ve kamusal alanı da devletin alanı olarak tanımlamak yoluyla bu kimliklerin kendini ifade etme imkanlarını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Kamu hayatı, siyasal merkezin tanımladığı bir alandır ve orada farklı kimliklerin taleplerine ve kendilerini ifade etmelerine yer yoktur. Yerel olanın kamusal alan içinde yer almaması öngörülür. Kamusal alanın ayırdedici özelliği olarak görülen evrensel değerler ise demokrasi, özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi hususlar değil, daha çok çağdaşlık olarak görülen bir yaşam tarzının tercihi ve tekbiçimci ulus kimliğinin kuşatıcı kimlik olarak olarak görülmesidir. Evrensel olmak batılı ve ulus olmaktır.

Bir yerde çok partili dönemde, Türk siyasal hayatını, çevre ile merkez arasında bir gerilim olarak görmek mümkündür. Çevre, çok sınırlı parametreler içinde kendine tanınan imkanları kullanmak yoluyla taleplerini gerçekleştirmek isterken, merkez de ya ehilleştirerek ya da bastırarak çevrenin taleplerini dengeleme gayreti icinde olmuş ve bunun yarattığı gerilim darbelere giden yolu açmıştır. Bu sistemin direnç gücü kendi parametrelerini, kendisinin doğrulama ve meşrulaştırma aracı olarak kullanmasından ileri gelmektedir. Kamusal alana yönelik herhangi bir etnik ya da dini talep, içeriği ne olursa olsun, bölücü ve gericidir; çünkü parametreler öyle öngörmektedir. Bunun tartışılmasının bile toplumda ayrışmalara ve gerilimlere yolaçacağı varsayılır.

Sistemin değişime kapalı olması onun kendi iç çelişkisi ve kriz yaratıcı doğasını da ortaya koymaktadır. Evrensel olana yaklaşmak isterken de evrensel olandan uzaklaşmasının nedeni, bu kendi iç çeliskisi yüzündendir. Ayrıca statükonun beraberinde getirdiği rant sisteminin doğurduğu paylaşma mekanizması, içerisine yeni unsurlar dahil etmeye hazır da değildir. Zaman zaman ülkenin batısındaki metropol şehirlerdeki köklü sermayedar sınıfının, globalleşme süreçlerinin dışında kalmak istememekle beraber, devletçi sivil ve asker bürokratlarla ittifaka gitmesinin nedeni de budur. Sadece siyasal alanda değil, ekonomik ve kültürel alanlarda bile varolanın dışındakilerin pastadan pay talebine olumlu bakılmamaktadır. Bundan dolayı yeşil sermaye ve kravatlı yobaz retoriğinin, irtica söylemi içinde yer almasına da şaşırmamak gerekir. Başbakanın danışman kadrosunun "etnik çete" tabiriyle hakarete maruz kalmasına da saşırmamak gerekmektedir.

Görüldüğü üzere, mevcut şartlarda Türkiye'de siyaset iç ve dış hassas dengeler üzerine oturmaktadır. İçeride, insan kaynağı statükonun aleyhine olmakla beraber; hukuk yoluyla baskı, örgütlenmiş şiddet ve propaganda tekelini elinde bulundurması, statükocu güçlere dengeyi kendi lehlerine tutma şansı vermektedir. Bu durumda, statuko ile değişim talebinde olanlar arasında tam denge durumunun sağlanması için, dış etkenlerin desteğinin ister istemez, hükümetin de içinde olduğu, statüko karşıtı cephenin arkasına alma zorunluluğu vardır.


Ancak bunun önünde çeşitli engeller var: Birincisi, statüko karşıtı cephenin homojen olmaması, onları farklı amaçlar doğrultusunda farklı ittifaklara itebilmektedir. İkincisi, dışarıdan desteği aranan gücün bazı çıkarları, statükonunki ile uzlaşması durumunda, denge yine statüko lehine kaymaktadır. Statüko karşıtlarının dışarısıyla ittifak ararken kendisinin içeride vurulabilirliği onların elini kolunu bağlayan unsur olmaktadır. Statükonun rahatlıkla verdiği bir taviz, statuko karşıtlarınca verilince ihanet olarak değerlendirilebilmektedir. Üçüncüsü; statüko karşıtı cephenin zayıflığının farkında olan dış destek odakları, bu zayıflıktan kendi çıkarları için avantaj sağlamak yoluna gitmektedir. Dördüncüsü, dışarısı bazen kendi iç kamuoyu baskıları yüzünden karşılanması imkansız isteklerle de gelebilmektedir.

Tüm bu durumlar gözönüne alındığında, AK Parti iktidarının içinde olduğu kuşatılmışlık durumunu aşmaya muktedir olup olmadığı sorusu gündeme gelmektedir. Şu ana kadar gözlemlediğimiz gidişat, AK Parti'nin bu konuda inişli çıkışlı bir çizgi izlediğini göstermektedir. AB ile başlayan müzakerelerde takip edilecek yol ve elde edilecek sonuç hayati bir öneme sahiptir. O yüzden gereksiz efelenme tavırlarıyla geçici tepkiler, yerini rasyonel adımlara bırakmak zorundadır. Avrupa cephesinde elde edilecek olanlar, ister istemez ABD'den gelecek karşılanamaz istekleri de dengeleyecek, ABD, Avrupa'ya rağmen, statükonun en gerici unsurları ile ittifakı göze alamayabilecektir. Bu durum da bir süre daha başörtüsü ve İmam-Hatiplere katsayı sorununun ertelenmesini gerektirebilir. YÖK reformu konusu da bu iki husus dışarıda tutularak ele alınırsa, dışarıya meselenin "irtica" sorunu bağlamında sunulmasını imkansızlaştırır. Hükümetin kaçınması gereken bir husus da, psikolojik harekat milliyetçiliğinden endişelenerek, celladının (merkezin) ağzıyla konuşmakdır. Populist endişelerle milliyetçi söylem ve tavıra kayış, üstünde oturulan dalı kesmek gibi olacaktır.

Sunday, June 26, 2005

Devlet Değişimin Önünde Engel

Devlet Değişimin Önünde Engel

Levent Baştürk


Artık inkar edilemez bir gerçek olarak ortada ki, toplumun büyük bir kesimi statükodan hoşnut değil ve sistemde değişiklik talep ediyor. Değisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmaması ve çeşitli kesimlerin taleplerini diğerlerinden farklı konularda dile getirmesi, değisim taleplerinin gerçek boyutunun ne olduğunu ölçmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla başla savunmaya kararlı kesimlerin de inkar edemediği gerçek, artik deniz bitmiş ve statüko tıkanmıştır. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir şekilde kendini hissettirmektedir.
Ancak böyle bir ortamda güç sahipleri değişim taleplerine karşı hala belli zümreleri harekete geçirip sokağa dökebiliyorsa, bu da son yüz yıla hakim olan korku mentalitesinin an aşırı ırkçı motiflerle sömürülmesi ve bu sömürü üzerinde belli hassasiyetlerin harekete geçirilmesi sonucudur. Özellikle İmparatorluğun son çeyrek yüzyılında, Hıristiyan azınlıkların gerek milliyetçilik akımlarının etkisiyle bağımsızlık kazanma istemleri, gerekse dış devletlerin kışkırtmaları sonucu ayaklanmalari ve onları takip eden savaşlar sonucu devletin devamli toprak kaybına uğraması, Osmanlı askeri-bürokratik elitleri tarafindan kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'inin kuruluşunda ve devamında pek çok alanda kendini hissettiren bir kabus işlevi görmüştür. Bu kabusun neticesi olarak, farklılık korkulan bir fenomen olarak algılanmış ve farklılığa sebebiyet verecek her türlü unsurun önüne geçilmesi için aşamalı olarak çeşitli gayretler içerisinde olunmuştur.

Farklılıkların önüne geçmek icin düşünülen en köklü çare nüfusun homojenleştirilmesine calışılmasıdır. Bu cercevede ilk alınan tebdir, ülke topraklarının gayri-müslim unsurlardan arındırılmak istenmesi olmuştur. Yunanistan'la imzalanan mübadele anlaşması bu amaca büyük ölçüde hizmet etmiştir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nüfusu daha önceden Anadolu topraklarından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karşı da bir Türkleştirme politikası izleyecektir. Gerek bu Türkleştirme politikasının sonucu gerekse Varlık Vergisi hadisesine varan gelişmeler neticesinde Yahudi nüfusun önemli bir kısmı da Türkiye'den ayrılacak İsrail'e, Güney Amerika'ya ve ABD'ye yerleşecektir.

Ancak farklılıkların önüne geçme sadece ülkenin gayri-Muslim nüfustan arındırılmasıyla bitmemektedir. Müslüman nüfus da homojen bir yapı arzetmemektedir. Herşeyden önce İslam dininin pratigi açısından müslüman nüfus bölünmüş durumdadır. Radikal batıcı reformlar gerçekleştirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadroları, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektaşilik'i kendi kuracakları yeni rejim icin bir güvence olarak görmekle beraber, bir yandan da onlarda asırlardır gelişmiş olan ekalliyet (azınlık) şuurunu da bir tehlike unsuru olarak görmektedir. Bir yandan devletin benimseyeceği laiklik prensibi sayesinde bu kesimlerin bir yerde Sünni çoğunluğa karşı korumaya alınması sonucu rejime bir destek sağlanacağı hesabı yapılırken, öte yandan da Alevi ve Bektaşi kimliğini yaşatan kurumsal yapılar olan tarikatlar (Sünni olanlarıyla birlikte) yasaklanacaktır.
Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'nın kurulması ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi İslam'ın kuralları çerçevesinde faaliyet gösteren bir kurum gibi bir özellik göstermesi, yeni rejim tarafından Sünniliğin Aleviliğe karşı imtiyazlı kılındığı gibi bir sonuca varmaya yol açmaktadır. Diğer taraftan konuya biraz dikkatli bir bakış, madalyonun bize öte yüzünü göstermektedir: DİB, Sünni İslamı kontrol altında tutan ve ona yapılan müdaheleleri meşrulaştıran bir kurum olarak da işlev görmektedir. Bir başka bir ifadeyle, DİB vasıtasıyla devlet din işlerini sivil toplumun insiyatifinden almış ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin müdahele alanı içine sokmuştur. Tarikat yapılanmaları (Alevi olanları dahil) kendilerini yasal alanın dışına çıkararak, aslında bu müdahelenin dışında kalma fırsatı bulmuştur. Belli bir tarikat yapilanması içinde yer almıyan, toplumun çok önemli bir çoğunluğu, tamamen sivil topluma bırakılması gereken din alanında devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.

DİB'nın devlet bürokrasisi içinde yapılandırılması aynı zamanda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir düzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Türk kimliği veTürklük bilinci inşa etmek istemektedir. Ancak bu kimlik ve şuurun sınırları etnik taban üzerinde ve çerçevesi içinde belirlenmek istenmemiştir. Türklük ilk başta sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen ad olarak düşünülmüştür. Bu kimliğin asıl tanımlayıcı ögesi onun seküler karakteridir. Din bu kimliğin ana tanımlayıcısı olmaktan çıkacak, Türkiye'de yaşıyan insanların Türk diye anıldığı Batılı yeni bir ulus yaratılacaktır. Bu ilk etapta, etnik bir kökenden hareket ediyor gibi görünmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kökenleri ile de bir uyum içerisinde olmuştur. Içlerinden önemli bir kısmı Balkanlar'daki değişik müslüman etnik gruplara mensup olan bu insanların şoven bir Türk milliyetçiligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandığı seküler homojenleştiricilik açısından, bu projeyi kabul etmeyenlere karşı, etnik kökeni ne olursa olsun, bir ayrımcılığın dayatılacağı da aşikardı. Nitekim hem Kürt bölgelerinde hem Türk bölgelerinde ceşitli başkaldırılar olmuş ve bunlar zor kullanarak bastırılmıstır.

Ilk başta etnik yönü ağır basmamakla beraber, sonraları kurgulanmış yeni Türk kimliğinin bir etnik mecraya sapmaması imkansızdı. Bu imkansızlığın ilk sebebi, yukarıda değindiğimiz gibi, bu kimliğin homojenleştirici vasfı, yani onun inkarcılığıdır. Türkiye'de Türk olandan başkasının olmadığı iddiası kaçınılmaz olarak Türk olandan başkasının reddine yol açmıştır. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kürtler'e ilişkin olarak kendini hissettirecektir. Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar açısından durum daha farklıdır. Bir yerde bu etnik zümreler kaybettiklerini düşündükleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmişler, bu çerçevede de kendilerini kuşatıcı bir Türk kimliği içerisinde değerlendirmede o kadar çok ciddi bir sorun görmemişlerdir. Oysa Kürtler açısından farklı bir durum vardır. Onlar bu toprakların daha Türkler gelmeden önce yerlisi idiler. Ayrıca, bütün merkezi devlet anlayışına rağmen Osmanlı Devleti'nin Kürt bölgelerinde aşiret yapısına dayalı otonom bir idare şeklini devam ettirmesi, devletle ilişkilerinde Kürtler'de diğer yukarıda saydıklarımızdan farklı ve özerk bir aidiyet duygusunun gelişmesine yol acmıştır. Daha önce, Osmanlı'nın son dönemlerinde merkeziyetçi reformlara karşı direnen Kürtler, bu defa hem merkezi devlet yapısına, hem empoze edilen ve Kürtlüklerini inkar eden bir kimliğe karşı direnmişlerdir. Daha sonraları inşa edilmek istenen kimliğe tarihi kök bulma gayretleri (Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) bu kimlik arayışını ister istemez etnik bir mecraya da çekecektir. Bunda 1930'lu yıllarda Avrupa'da esen ırkçılık rüzgarları da etkili olacaktır.

Bu arada bir husus gözden kaçırılmamalıdır: bu etnik kimlik esasında Türk etnik kökeninden gelenlere karşı da ayrımcıdır. Eğer yeni kimliğin seküler karakteri kabullenilmemişse, Türk de Kürt kadar farklı ve tehlikeli olarak görülmüştür. O yüzden de "bölücülük" ve "irtica" başından itibaren birlikte değerlendirilen ve de bazen örtüşen tehlike unsurlarıdır. Bir yerde Batılı etno-seküler kimlik bir ayrımcılığın referans noktasını oluşturmuş, bu kimliği içselleştirmemiş olan zümreler sistemden (ister eğitimli olsunlar ister olmasınlar) soyutlanmak istenmiş, onların oyları hor görülmüş, Hasso-Hüsso, ayağı çarıklı, takunyalı, dağlı, kravatlı yobaz ve başka sıfatlarla anılmışlardır. Olan bir bakıma kültürel bir temel üzerine inşa edilen (siyasal güç, statü kazanımı ve iktisadi kazançla da pekişen) bir ırk ayrımıdır. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmiş etno-seküler Türk kimliğini içselleştirmiş "Beyaz Türk" zümreleri, diğer yanda da bu kimliğin dışında kalan "Zenci Türkler". Aslında her iki zümre de etnik olarak homojen ögelerden oluşmamakta. Onları ayıran husus, dayatılan kurgulanmış kimliği kabul etmekle, onu kısmen veya tamamen reddetmek...

Yukarıda yazılanlardan yola çıkarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmış etno-seküler Türk kimliği ve milli güvenlik anlayışı, Beyaz Türk elit mentalitesinin birbirinden ayrı ele alınması imkansız parçalarıdır. Farklılıklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak görülmemiş, devletin kurucu ideolojisi dışındaki ideolojiler de ya kuşku ile karsılanmış ya da düşman görülmüştür. Bu yüzden ne liberalizm ne de komünizm hoşgörüyle karşılanmıştır. Her ikisi de farklılaşmaya vesile olacak sebepler olarak görülmüş ve varlık göstermelerine müsaade edilmemiştir. Bu çerçeveden yola cıkarak, "Kemalizm demokrasiye bir geçiş aşamasıdır" şeklindeki görüşleri haklı görmek mümkün değildir. Yeni rejim aslında varolmuş ve pratiğe dökülmüş bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacağını görmüş ve onun önüne geçmek istemiştir. Bunu anlamak için Birinci Meclis örneğine bakmak gerekmektedir.

Birinci Meclis'in İkinci Grup'u, azınlıkta olmasına rağmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymuş ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini oluşturan Birinci Grup'un pek çok milletvekilinin oylarını pek çok oylamada ikna gücü yüksek ve demokrasi referanslı konuşmalarıyla etkilemeyi bilmiştir. Bu deneyimin yaratmış olduğu rahatsızlık, bir sonraki seçimlerde tamamen güdümlü bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmiştir. Buna rağmen, İkinci Meclis'te yeni bir muhalefet odaği ortaya çıkacak (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası); fakat o da bir vesile ile kapatılacaktır. İkinci Meşrutiyet sonrasında başlayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek coğalan her ceşidinden sivil toplum yapılanmaları da yasaklanacak, dernek hayatı bir kaç CHP güdümündeki dernekle sınırlandırılacaktır.


1945'den bu zamana kadar tecrübe ettiğimiz çok partili hayata rağmen bu yapı pek o kadar bir değişiklik gostermemiştir. Ortaya cikan sadece bir "hükümet-devlet ayrımı"dır. Mustafa Erdoğan'ın deyişiyle "Türkıye'deki cari siyasi rejim, ülkenin kaderinin yurttaşların seçilmiş temsilcilerinin elinde olmadığı, ulusun çıkarının onun demokratik temsilcileri tarafından kararlaştırılmadığı, seçimlerin sonuçları ne olursa olsun "çekirdek devlet"in daimi kadrosunun egemenliğinin hiç değişmeden kaldığı, demokratik olmayan bir rejimdir" (Rejim Sorunu, s. 62).
Parlamenter rejim görüntüsü altında, hükümetin devlet güdümünde gitmesinin sağlandığı, çok sınırlı ölçüde konjoktür gereği kendisine özerklik sağlandığı; ama sınırlar dışına çıkıldığına inanıldığında hemen gereken mudahelelerin hic cekinilmeden yapıldığı bir rejim sürdürülmektedir. Bu yapı bize 1950'den beri dört adet darbe armağan etmiştir: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Şu an AKP iktidarı döneminde yaşananlar da, bir yerde, 1950'den beri yaşanan hükümet-devlet ayrışmasının bir başka izdüşümüdür. Ancak, AKP'nin diğer devrelerden farklı olarak avantajı, oldukca müsait bir iç ve dış konjoktürü yakalamış olmasıdır. İç konjoktür artık sistemin tıkanmış olması ve içerideki taleplerin artık bastırılamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetçi manipülasyonlar bile, devlet elitine sadece geçici bir nefes aldırmaktadır. Dış konjoktür ise küreselleşme, AB üyeliği ve ABD'nin yeni bölgesel düzenlemeleri tarafından belirlenmekte ve tüm bunlar içeride birtakım revizyonları zorlamaktadır. AKP uygun bir rüzgar yakalamıştır; fakat şu ana kadar geminin rotasını doğru yöne çevirmede gereken tutarlılığı bir türlü gösterememiştir.

Tuesday, June 21, 2005

"Sözde Demokratik Cumhuriyet"

"Sözde Demokratik Cumhuriyet"*



Levent Baþtürk







Cumhuriyetin yetmiþbeþinci kuruluþ yýldönümü vesilesiyle yaptýðý konuþmada dönemin Genel Kurmay Baþkaný Hüseyin Kývrýkoðlu "sözde aydýnlar"dan þikayet etmiþ ve liberal demokrat aydýnlarý "irtica" ve "bölücülük"ün yanýsýra en büyük tehlike ilan etmiþti. O günden bugüne, statüko çevrelerinin dilinden düþurmediði bu "sözde" sýfatý, cumhuriyetin demokratik niteliðini sorgulamaya yönelik her sorun ya da olgunun baþýna getirilmeye baþladý: sözde Ermeni sorunu, sözde baþörtüsü sorunu, sözde Kürt sorunu, sözde insan haklarý sorunu, sözde sivil toplum örgütleri, vs. Son olarak da içinde bulunduðumuz dönemin Genel Kurmay Baþkaný Hilmi Özkök, Mersin'deki Nevruz kutlamalarý sýrasýnda bayrak yakýldýðý rivayetleri üzerine yayýnladýðý bildiride, "sözde vatandaþlar" sözünü kullanarak, "sözde" sýfatýnýn kullaným alanýnýn geniþlemesine ve geliþmesine katkýda bulunmuþ olacaktý. Kelimenin artýk býr sýfat olmaktan çýkýp bir kavram olmaya doðru doðru dönüþüm geçirdiðini iddia etmek mümkündü. Bu arada pek çok insanýn gözünden kaçan þu oldu: Bu konuþmasý ile Özkök býr etnik zümreyi diðerine karþý kýþkýrtma ve kamu güvenliðini tehlikeye sokma riskini üzerine almaktan çekinmemiþti. Üstelik bu konuþmasý ile ceza kanununun 312'nci maddesine göre suç iþlemiþ olmaktaydý. Ancak bu kanun statukoyu eleþtirenleri keyfi olarak yargýlamak amacýyla iþletilen bir kanun olduðu için, doðal olarak Özkök'ü baðlamayacaktý.



"Sözde" sýfat-kavramýnýnýn bu kadar yaygýn olmasýnýn arkasýnda yatan temel neden statükodan çýkarý olan devlet elitinin dýþlayýcý, inkar edici, farklý olaný aþaðýlayýcý ve deðiþime karþýt tutumlarýdýr. Onlara göre Mustafa Kemal tarafýndan kurulmuþ olan cumhuriyet demokrasi, baðýmsýzlýk, özgürlük, hoþgörü ve akýlcýlýk gibi ögeleri kendi içinde taþýmaktadýr. Kemalizm'in ortaya koymuþ olduðu bakýþ açýsý dýþýnda baþka bir görüþ ve pratiðe gerek yoktur. Dolayýsýyla talep edilecek ve tanýnmasý gereken haklarýn varlýðý da söz konusu olamaz. Bu anlayýþ otomatik olarak Kemalist tahayyül dýþýnda kalan her türlü farklý olma talebini inkar ve ret edecektir. Bu durum Kemalist düþünce dýþýnda kalan her türlü düþünce için de geçerlidir. Statükonun ve Kemalist anlayýþýn çizdiði dar alanýn dýþýnda var gibi görünen düþünceleri ve farklýlýk taleplerini aslýnda var gösteren dýþ güçlerin oyunlarý ve kýþkýrtmalarýdýr. Bir baþka deyiþle, Ýslami kesimin kamusal alanda kendini ifade etmeye yönelik talepleri ile, Kürt kimliðinin siyasal ve sosyal alanda temsiline yönelik taleplerin arkasýnda söylenenin dýþýndaki sebepleri aramak gerekmektedir.



Bu inkarýn arkasýnda yatan gerçek neden, devlet elitinin statuko sayesinde cumhuriyeti kendi mülkü gibi kontrol etme gücünü elýnde tutmasýndan baþka þey deðildir. Bu gücü kaybetmek istememektedir. Öte yandan aydýnlarýn liberal demokrat söylemi ve Islami kesimin ve Kürtler'in demokratik talepleri statükoya doðrudan yönelmiþ sorgulama niteliðini taþýmaktadýr. Bu durumda sorgulamaya yanaþmayan ve yeni bir toplumsal uzlaþma ve sözleþme gereðini inkar eden statükocu güçler için inkar ve karþýsýndakini düþman olarak görmekten baþka yol kalmamaktadýr. Ýnkar, ötekileþtirme, insan haklarý ihlalleri, toplumsal çatýþma, homojenleþtirici toplum mühendisliði ve milli birlik ve bütünlük retoriði birarada ve birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak yer almaktadýr.

Yukarýda söylenenlerin tümü sistem içinde ordunun oynadýðý merkezi rol çerçevesinde göz önüne alýndýðýnda, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik ve laik bir devlet olarak deðerlendirilmesini imkansýz kýlmaktadýr. Ortada olan bir merkezi, otoriter ve pretoryen (askeri) cumhuriyettir.



Pretoryen bir yapýda ordu, kaðýt üzerinde ona baðýmlý görünse bile, sivil siyasal yapýdan baðýmsýzdýr ve kendi baðýmsýz siyasi gücünü ya güç kullanýmý tehditi ya da doðrudan kullanýmý yoluyla hissettirir. Pretoryen otoriter devlet toplumun dýþýnda ve üzerindedir; fakat kendi bekasý için kitleleri mobilize eden bir unsur olarak milliyetçiliði siyasal sermaye olarak yoðun biçimde kullanýr. Öte yandan, yeni sosyal güçleri etkili bir biçimde sisteme entegre etmedeki basarýsýzlýðý onu hegemonya krizine sokar. Hegemonya krizinin aðýrlaþtýðý þartlarda doðrudan veya dolaylý baský kullanýmý, toplumu idare etme biçimi olarak kendini gösterir. Bu güç kullanýmýný meþrulaþtýrmada coðu zaman baþvurulan gerekçe ulusal çýkar, ulusal güvenlik ve ulusal bütünlüðün saðlanmasýdýr. Bu yapý içinde izin verilen demokratikleþme haliyle çok sýnýrlý kalacaktýr.



Devlet gücünü elinde tutanlar demokrasi, özgürlük ve hoþgörünün sýnýrlarýný tayin etme hakkýný sadece kendilerinde görürler. Siyasal partiler ve sivil toplum örgütleri sisteme bir meydan okuma sergilemedikçe ve parametreleri zorlamadýkça tahammül edilebilir. Bu yapý içinde, eðer sistemin parametrelerine ters düþüyorsa, siyasal çoðulculuðun, kültürel ve siyasal haklarýn ve özerk dini alan anlayýþýnýn yeri yoktur. Bunlarýn talebi de pretoryen elit ve onlarýn müttefiklerinin gözünde bir ihanettir. Türkiye siyasal gerçekliðinin baglamýnda olaya baktýðýmýzda, Kemalizm'e yönelik eleþtirilere statükocu güçlerce bir ihanet olarak bakýlmasý, yukarýdaki açýklamalar ýþýðýnda daha iyi anlaþýlmaktadýr; çünkü Kemalizm statükonun meþruiyetinin temelidir. Yurtseverlik ve vatanseverlik gibi kavramlar bu anlam çerçevesi içinde tanýmlanýr ve sunulur. Bu noktada "tetikçiler"in rolü çok belirgin olarak ortadadýr.



Tetikçiler kurulu proteryen siyasal yapý ve onun neticesi olan yaðma düzeninde medyada, akademi dünyasýnda ve yargýda önemli yerler iþgal etmektedirler. Etiketi "köþe yazarý" olan tetikçinin köþesi onun için siper, kalemi de iftira, hakaret ve küfür ateþleyen bir silahtýr. Bir hukuk kurumu deðil, bir siyasal baský mekanizmasý iþlevi gören yargý siyasal muhalefete karþý kullanýlan en etkili saldýrý aracýdýr. Subjektif siyasal kýstaslara dayalý keyfi mahkeme kararlarý siyasi partilerin, insan haklarý savunucularýnýn ve aydýnlarýn kafasýna inmeye hazýr balyoz gibi beklemektedir. Ünýversitelerin baþýna getirilmiþ kiþilerin ayýrt edici nitelýkleri onlarýn bilim adamlýklarý deðil; baþörtülü kýz öðrencilerin karþýsýna geçmiþ bir infaz mangasý gibi hareket etmeleridir. Pretoryen cumhuriyetin bekasý için vatansever kýlýðýna bürünmüþ bütün tetikçiler bütün gayretlerini seferber etmiþ durumdadýr.



Yukarýda proteryen devletin özelliklerinden söz ederken onun belli býr kitleyi mobilize etme yeteneðinden ve bunun için milliyetçiliði bir siyasal sermaye olarak kullandýðýndan söz ettik; ama uzerinde durmadýk. Bu husus, rejimin bütün sorunlarýna raðmen hala ayakta kalabilmesini saðlayan belki de en büyük dayanaktýr. Rejim kitle desteðini iki toplumsal fay hattýnýn yarattýðý gerilimlerden almaktadýr. Birincisi, farklý hayat tarzlarý üzerinde oluþmuþ laik-dindar gerilimi; ikincisi ise seksen yýldýr eðitim kurumlarý ve medya aracýlýðý ile beslenmiþ olan dýþ tehditler ve bölünme korkusunun ortaya çýkardýðý gerilim. Bu iki toplumsal fay hattý üzerinde kasýtlý olarak artýrýlan gerilim pretoryan güçlere toplum üzerinde bir savaþ yönetim modeli ve psikolojik savaþ teknikleri uygulama imkaný vermektedir. Ali Bayramoðlu'nun ifadesi ile sivil toplum kuruluþlarý kisvesi altýnda askeri vesayet sisteminin lojistik destek merkezi olarak faaliyet gösteren toplum kesimleri sayesinde bir psikolojik savaþ yürütülmekte ve sivil alana askeri refleksler kazandýrýlmaktadýr. Býr baþka deyiþle, sivil alan da proteryenleþmektedir. Son günlerde bizzat Demirel'in orkestra þefliðinde baþlatýlan, Baykal'la týrmandýrýlan ve rektörler aracýlýðýyla doruða çýkarýlan baþörtüsü gerilimi ve bayrak simgeleþtirilerek kabartýlan, Ertuðrul Kürkçü'nün psikolojik harekat milliyetçiliði olarak adlandýrdýðý, "sözde vatandaþ" nitelemesi ile doruða çýkarýlan milliyetçi dalga, 28 Þubat'la iyice pekiþmiþ olan proteryen otoriterliðin kalmakta ýsrarlý oldugunun býr isaretidir. Açýk hedef hiç þüphe yok ki Avrupa Birliði odaklý deðiþim dalgasýný durdurmakmaktýr. AK Parti iktidarýnýn Meclis'ten yeni geçirmiþ olduðu ceza kanunu da adeta AB yolunda giriþilmiþ bütün reformlarý geçersiz kýlacak þekilde siyasallaþmýþ yargýnýn keyfýliðini daha da artýran bir nitelik taþýmak suretiyle egemenlerin ekmeðine yað sürmüþ olmaktadýr.



20 Haziran 2005

* Bu yazi www.diyarbekir.net'de yayinlanmistir.
http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=24

Saturday, June 18, 2005

BUYUKANIT PASA, ESARP-TURBAN ARASINDA UYGUN CIZGI VE SIYASET VE TARIHE MINDERSEL YAKLASIM

BUYUKANIT PASA, ESARP-TURBAN ARASINDA UYGUN CIZGI VE SIYASET VE TARIHE MINDERSEL YAKLASIM



LEVENT BASTURK







Kara Kuvvletleri Komutani Yasar Buyukanit'in iki gun once esarp konusunda soyledigi sozler* medyada epey yer yapti. Dun bazi kose yazarlarinin bu konusma uzerinde bazi yorumlar yaptigi gozden kacmadi.. Fakat herkesin konuya "egemenlere gore neyin caiz neyin caiz olmadigi noktasindan bakmasi, Buyukanit'in sozleri uzerinde acil durulmasi gereken yonlerin gozden kacmasina sebep oldu. Pesinden de bir haber portalinda okudugum** (guresci sandigi) Ermenilere yaptigi minderden kacmama daveti, Buyukanit'in meselelere yaklasmada ne kadar genis ufuklu! oldugu konusunda beni endiselere sevketti dogrusu. Asagida musaadenizle, sizlerle Buyukanit pasanin sozlerine dair yapmis oldugum bir metin analizini paylasacagim.



***



Uc bes cumlelik konusmada uc kere "sey" demis pasamiz.. Bizim ortaokul Turkce ogretmenimizi hatirladim bu satirlari okuyunca. Ne zaman biri ustuste "sey" dese, hemen "sey ne?" diye mudahele eder, "sey sey diyerek Turkce konusulmaz; o seyin adi olur" derdi.



Birakin ustuste tekrarlanan "sey" kelimesini, daha vahim olan durum cumlelerin anlamlari dusunulunce, sozlerin nereye gittiginin belli olmamasi. Simdi bakalim:



"yoksa eþarba hiç kimse bir þey demez."



Ogreniyoruz ki, esarp ile basortusu farkli. Ve pasamizin gicigi esarpa degil. Ote yandan ise, bugunku bazi kose yazisi yorumlarindan anladigimiz, aslinda bu olay bir replika. Gecen sene de, aralarinda Ataturk Universitesi'nin de yer aldigi, cesitli universitelerde vuku bulmus. Ancak bu sene bu olay, belki de baska bir basortusu tartismasi uzerine oturdugu icin, cok tepki cekmis durumda ve devletin sahipleri ile onlarin papagani simdi vaziyet kurtarmaya calisiyor. Ama butun bunlardan daha onemlisi su sorulara aranacak cevaplar: Esarp ve turbanin ne oldugunu tanimlama hakkina kim sahip ve devletin ve onun sahiplerinin yapacak baska isi kalmadi da artik bunun tanimlanmasina mi soyundular? Bu devletin isi mi?



Simdi su ifadeye bakalim:

"Biraz fazla abartýldý. Olmasa daha iyi."



Abartilan nedir? Kapidaki adamin kendine verilen emri abartili bie sekilde uygulamasi mi; yoksa bu yapilana karsi olan tepkiler mi? Eger ikincisi ise, aslinda Buyukanit haksiz uygulamaya, cok kuvvetli olmasa da, bir destek veriyor. Ote yandan, hesaba katmadigi baska bir husus var: Esit vatandas muamelesi gormeyen bu annenin oglunu, statukoyu guclendirmek icin devam eden ve fakat gercekler ortuldugu icin baska turlu lanse ettirilen bir kirli savasta kaybederken olanlara "vatan borcu" kilifi gecirilmesi ve o annenin kendini bununla teselli etmesinin istenmesi. Bu vatan nasil vatan ki kendi icin olen evlat yetistiren anneyi basindaki esarp yuzunden, baska bir baglamda, hor gormekte? Pesinden ekliyor: "Olmasa daha iyi." Yani, olmus bir kere, artik uzatmayin demek istiyor. Biraz daha ileri goturursek, herhalde "kapayin artik cenenizi" anlamina gelecek. Sonra tutmus, rektoru, sanki bu islerden sorumlu degilmis gibi, aklamaya calisiyor. Oysa rektorun basina yaptigi aciklama ortada. Anlasilan Buyukanit gazete filan okumuyor.



Bakin benim hosuma en cok giden cumle su:

"Böyle toplumun tansiyonunu yükseltecek þeylerden kaçýnmak lazým."



Nereye cekersen cek. Kim tansiyonu yukselten? Esarpli anne ile nineye yol vermeyenler mi yoksa bu olaylari haber yapanlar ve koselerine tasiyip "artik bu is kabak tadi verdi" diye tepki gosterenler mi? Yoksa Sezar'a tepki olsun diye Cankaya'ya yuruyenler mi? Yillardir suren bir magduriyetin sorumlulari mi tansiyonu yukselten, yoksa magdurlar mi? Bu "sey"li cumlenin pesinden bir baskasi gelmis:



"Ama tabii bazý þeylerde de kararlý olmak lazým."



Nedir bu kararli olunmasi gereken SEY? Yasaklar mi? Ne demek kararli olmak? Siz bir yandan insanlarin baslarina orttugu bir bez yuzunden egitim haklarini ellerinden aliyor ve insan icine istedikleri gibi cikma haklarina engel olma kararliligini kendinizde goruyorsunuz... Ote yandan bu insanlardan, sizin gibi bes tane cumleyi "sey" sozunu kullanmadan kuramayan birine evlatlarini teslim ederek, "al, cani ve kani sana helal" demelerini bekliyorsunuz... Bu mentalitenin ancak tek bir aciklamasi olabilir: Siz kendinizi bu vatanin sahibi gorup, insanlarin neyi nasil giyeceklerine bile karar verme hakkini kendinizde goruyorsunuz. Ortada esit vatandaslik iliskisi yok. Cunku karsinizdakinin size hayir deme hakki yok; ama sizin ona var. Eger o vatandassa sizin onun ustunde olan biri olmaniz, vatanin sahibi olmaniz lazim. Eger ortak vatandaslarsaniz, o kiyafetine karistiginiz insanin da, size "sen benim basortumle ugrastikca, benim evladimi benden isteme hakkin olamaz" diyebilmesi lazim. Diyemedigine gore, yasalar onunde esit iki vatandas iliskisi degil sozkonusu olan. Kisla kulturu ile yogrulmus bir toplumda sizin hegemonyanizin sizin gorev alanlariniz disinda bile devam etmesinden baska bir durum yok ortada.



Asagidaki cumle ise guzel bir "zeytinyagi" ornegi.

"Ama o çizgiyi, tabii yöneticilerin uygun yerden çizmesi lazým."



Etme pasam; artik bu kadar laftan sonra, bu memleketin gozler onunde acik secik serili tarihinden sonra bizi cocuk yerine koyma. Kimmis "o cizgiyi uygun yerden cizecek"ler? Memlekette bu sifata haiz olan kimler acaba? Sonra nedir "o cizgi"? Ve de "ygun yer"?



Seyler, cizgiler ve uygun yerlerin pesinden, Lubnan'da Basbakani protesto eden Ermeniler'e yonelik soylenen laflar da baska bir derinlik sergiliyor dogrusu.



"Guresciysen mindere cik."


Bakin, siyasetcileri begenmedikleri icin siyaseti yonlendirmeye cikmis bir kurumun en tepesinde yer alan kisilerden birinin siyasete yaklasimi ve bakisini sergileyen metafora. Arkercil ve pazu gucune dayali anlayis politik bir meseleye ancak bu kadar yansir. Tamam, anladik, pasamizin referansi, pek begenmedigi Basbakanimizin, iki tarafin tarihcilerinin biraraya gelmesi konusundaki davetinedir. Davet her ne kadar ilmi bir caba sonucu gerceklerin ortaya konmasi uzerine ise de, meselenin ozunde politik olmasi gercegini degistirmiyor. Politikanin ne oldugunu, onu siyasetcilere ve topluma birakmayacak kadar onemseyen bir kurumun en tepesindeki insanlardan birinin bilmesi gerekmez mi? Politika bilen biri boyle mi yaklasir bir meseleye?



Hadi bir an icin siyaset uzerine degil de, meselenin bilimsel olarak aydinlanmasi uzerine vurgu yaptigini kabul edelim. Bilimsel ugrasi icin uygun terimler sizce "gures" ve "minder" mi?



Artik toplum olarak hak ve hukuk uzerine dusunmemizin, onlari talep etmemizin ve iki lafi biraraya bile getiremeyen insanlarin bizlere, sirf tasidiklari unvanlardan yola cikarak, dogrunun ne oldugunu dikte etmelerine dur dememizin zamani gelmedi mi? Daha ne kadar celladimiza gulumserken birbirimizi kirip tuketecegiz?





* http://www.sabah.com.tr/2005/06/17/siy101.html
(...)
ABARTILI OLMUÞ
"Ama aldýðým bilgi þu: Kapýdaki bir görevlinin þeyi, yoksa eþarba hiç kimse bir þey demez. Bir iletiþim kopukluðu. Biraz fazla abartýldý. Olmasa daha iyi. Sayýn Rektörümüz, üniversitenin kapýsýnda kýyafet kontrolü mü yapýyor. Ýçerde törenle ilgili þeyleri yapýyordur. Böyle toplumun tansiyonunu yükseltecek þeylerden kaçýnmak lazým. Ama tabii bazý þeylerde de kararlý olmak lazým. Ama o çizgiyi, tabii yöneticilerin uygun yerden çizmesi lazým.'' Org. Büyükanýt, Erdoðan'ýn türban konusunda "Gerekirse referanduma gideriz" açýklamasýnýn hatýrlatýlmasý üzerine ise, "Asker olarak benim bu konuda yorum yapmam doðru olmaz" dedi.



** http://www.haberx.com/n/195761/buyukanittan-ermenilere-guresciysen-mindere-cik.htm

Büyükanýt'tan Ermeniler'e: 'Güreþçiysen, mindere çýk'

Orgeneral Yaþar Büyükanýt, Lübnan'daki Ermeni olaylarýyla ilgili, "Neden kaçar insan? Bakýn, Türkiye (haydi) diyor, (çýk meydana) diyor. Bir pehlivan düþünün. Birisi meydana çýkýyor. Birisi ise meydana çýkmaktan korkuyor ve güreþçiyim diyor. Güreþçiysen, mindere çýk. Kendine güvenmediði için, haklý olmadýðý için." dedi.

Thursday, August 05, 2004

MHP ve Generaller: MHP Ideolojisinin Geregini Yapiyor!..

MHP ve Generaller: MHP Ideolojisinin Geregini Yapiyor!..

Levent Basturk





5 Agustos 2004







MHP'nin 313 generale gonderdigi "uyari yapiniz" cagrisina pek cok kesimden tepki geldi ve MHP'nin yaptiginin demokratik bir rejimde bir siyasi partinin yapmamasi gereken bir sey oldugu uzerine vurgu yapildi. Isin gercegi, beni sasirtan MHP'nin yaptigi degil, cagriya gelen bu gelen tepkiler oldu. Tepkiler biraz konjokturel biraz da duygusal. Eger oturulup da MHP olayi bir tarihsel perspektif icerisinde degerlendirilmis olsa idi, MHP'nin bu eyleminde hic de sasilacak birsey olmadigi kolayca anlasilirdi.*





Neden MHP'nin yaptiginda sasirtici olan bir sey yok? MHP Turk milliyetciligini siar edinmis bir parti. Ancak Turkiye'de Turk milliyetciliginin elit ve halk tabakalari tarafindan algilanisindaki nuans hic bir zaman hatirdan cikarilmamasi lazim. Elit icin Turk milliyetciligi Batililasma icin bir arac fonksiyonu gorurken, halk tabakalari icin hem dinsel icerik tasiyor hem de karsi-Batici bir islev goruyor. Ancak her ikisinin birlestigi nokta "devletin bekasi". Bir baska deyisle Turkiye'deki milliyetci bakis acilari soyut ve kutsallastirilmis bir devlet nosyonu uzerine oturuyor ve ordu da bu devletin bir omurgasi kabul ediliyor. Nitekim, Turk milliyetciligi, Osmanli'nin son doneminde "devlet nasil kurtarilir?" sorusuna verilen bir cevap olarak doguyor ve buyuk olcude taraftarlarini ordunun subay zumresi icinde buluyor.



Eger MHP olayini sadece Turkes ve onun gelistirdigi bir hareket cercevesinde ele alacaksaniz, yukarida belirttigim hususa zit bir sey bulamayacaksiniz. Turkes de ordudan gelen subay kokenli bir insan. Ustelik 1940larin basinda bazi orgutlenmelerin icinde yer almaya basliyor. Sonra onu 1960 darbecileri arasinda goruyoruz. Radyodan darbenin anonsunu o yapiyor ve yeni kabinede basbakan yardimcisi oluyor. Darbeci subaylar arasinda (sozde) demokrasiye hemen gecilmemesi konusunda en israrli olanlar arasinda. Ona gore once devletin guclenmesini saglayacak bazi reformlarin yapilmasi ve pekistirilmesi lazim.



Sonra Turkes'i siyasal hayat icerisinde goruyoruz. Cumhuriyetci Koylu Millet Partisi'ni ele gecirdikten sonra onu once MHP'ye donusturuyor ve sonra Ulkuculuk denilen bir genclik hareketinin ortaya cikmasina onderlik ediyor. MHP ideolojisinde devletin tasidigi onem gozunune alindiginda, MHP'nin su an yaptiginda sasilacak bir durum yok. Devlet bu ideolojide kutsal ve elestirilmez bir varlik. Halk icin varolan degil, halkin onun icin varoldugu, ogruna olunen ve oldurulen bir varlik. "Milli" olmasi gereken bu devlet, ayni zamanda da "guclu" bir iktidara sahip olmali. Burda gucten kasit ise otoriter bir idare anlayisi ve sivil toplumun ozerklikten mahrumiyetidir. Duzen ve devlet arasinda kesin bir ayrim cizen bu hareket, mevcut duzen elestirilmekle beraber, devleti bu elestiriden munezzeh tutar. Cunku o kutsal ve soyut bir varlik olarak elestirilerden muaftir ve duzenle de asla ozdes degildir!... Olmasi gereken "kohne" duzenin degistirilmesidir. Kohne duzen degistirilecek ve yerine "milli" bir Devlet kurulacak ve "guclu iktidar" olacaktir. Bu iktidar da ancak "basbug" bir figurle kendini gosterebilir. Ote yandan yuz kafadan farkliliklarin ortak bir paydada bulusarak ortaya cikmasi olan demokratik uzlasma ne bu anlamda guclu iktidara ne de basbug figure yer verebilir. Buradan da anlasilacagi gibi, MHP'nin demokrasi vizyonu, bu kavramdan anlasilmasi gereken bir anlam tasimaz. MHP'nin demokrasisi, hepsi devlet partisi olan ya da resmi ideolojinin turevlerini savunan partilerin birbirleriyle secimden secime yarisidir.



Bu zihin yapisi icinde, tabii ki, guclu bir ordu cok merkezi bir role sahiptir. Aslinda bu ordu, asker-milletin icinden cikan bir ordudur ve bu gerceklik, ulkucu zihin yapisinda "ordu-millet elele" slogani ile kendini ifade eder. Bu durumda, Ordu-millet elele ise, adi demokrasi olmakla birlikte, oyle oldugu suphe goturur bir rejimde MHP'nin iktidari orduya sikayet etmesinden dogal ne olabilir?



Sonra ulkucu hareketin kendine "devleti kurtarma misyonu" bicmis para-militer bir hareket oldugunu gozden uzak tutmayalim. Dunyanin en buyuk ordularindan birine sahip olan bir ulkede, varlik sebebini komunizme karsi mucadele siarinda bulmus olan bu hareket, ironik bir bicimde, kendine devleti kurtarma misyonu bicerek yola cikmistir. Aslinda ortada devletin korunmasini gerektiren guclu bir komunist hareket yoktur. Evet, gencler arasinda komunizm bir cazibe merkezi olusturmustur; ama bunun hakikaten komunist bir ihtilale donuseceginin somut ve soyut hic bir isareti yoktur. Isin gercegi, devlet piyasada cirit atan, aralarinda DEV-YOL gibi en guclu teskilatlarin da bulundugu, sol orgutlere buyuk olcude sizmis, ve hatta bu orgutlerin liderlik kadrolarinin bir kisminin istihbaratla baglantili kisilerce doldurulmasini saglamistir. Ancak butun dunyada sol cereyanlarin varlik gosterdigi bir ortamda, Turkiye eliti meydani sadece tek bir akima birakmak istememis ve milliyetci akim da adeta devletin bir para-militer gucu gibi ortaya cikmis ve vatan ve milleti koruma ugruna buyuk islevlere soyunmustur. Bu durum, devletin ileri gelenleri acisindan hic de fena olmamistir; cunku sola ilaveten 1970lerde genclik arasinda Islami cereyanlar da yayilmaya baslamistir ve MHP gencligi bu gelismeye set cekmek icin kurulmamissa da, bu yolda onemli misyon ustlenmeye en uygun aday olarak gorulmustur.



Ozellikle Iran devrimine giden yolda Islamci akimlarin kazandigi momentum karsisinda Turk devleti hazirliksiz yakalanmamis, MHP'nin milliyetci ideolojisinde yapilan bazi rotuslarla partinin ideolojisini biraz Islamilestirmesi ile, ulkucu hareket hem komunizm hem de Islamcilik karsisinda bir emniyet subabi rolunu ustlenmistir. Ulkucu hareket yeri geldiginde bu akimlarin her ikisine karsi da siddet kullanmaktan cekinmeyecektir. O devletin yanindadir; ne koku disarda kizil komunizme, ne de yesil komunizme (Islamcilik) gecit verecektir.



Ancak, bu Islam'a kayis sureci beklenmedik bir istikamet kazanmistir. Turkes ve etrafindaki kentlilesmis laik milliyetci liderlik kadrosu, cogunlugu tasra kokenli genclik tabaninda olan bu Islamilesmenin dozajini kontrolde olcuyu kacirmistir. Hatta o hale gelmistir ki, artik parti ile genclik orgutunun kullandiklari ideolojik jargonda farkliliklar ortaya cikmis, ve hatta ordu icinde Turkes sempatizani subaylar, bizzat Turkes'e genclik teskilatinin cikardigi bazi yayinlara son verilmesi gerektigi ve son verilmezse kendilerini karsilarinda bulacaklarini soylemislerdir. Bu sikayetten sonra Turkes, piyasadaki diger Islamci dergilerden pek farki olmayan Ulkucu Genclik Dernegi'nin yayinladigi Nizam-i Alem dergisine son verdirecektir.. Bununla beraber, ok yaydan bir kez cikmis, harekette istenmeyen bir mecraya kayis bas gostermistir. Genclikte gorulen bu Islamcilasma ordu mensuplarini tedirgin ettigi icin, darbenin basini ceken kuvvet komutanlarindan biri (Nurettin Ersin) MHP cizgisine yakin olmasina ragmen, ulkuculer 1980 darbesinden sonra en az solun yedigi kadar darbe yiyecek, Turkes bile uzun sure hapisten cikamayacaktir. Ulkucu hareket devlet nazarindaki guvenilirligini yitirmistir. Bu nokta batici elit milliyetciligi ile tasra milliyetciligi arasindaki gerilim noktasini da ortaya koyan ve DSP-MHP koalisyonu sirasinda kendini cesitli defalar gosteren bir catismanin da kendisidir.



1980 darbesi sonrasi maruz kalinan butun zorluklara ragmen MHP eliti 1980 darbesine karsi acikca tavir koymamistir. Durusmalari esnasinda MHP liderligi devamli olarak, "fikirlerimiz iktidarda biz hapisteyiz" diyerek kendilerini savunacaklardir. Bunda sasilacak birsey yoktur: Turkes 1960 darbesini yapanlar arasindadir ve 1971 darbesini desteklemistir. Dolayisiyla 1980'de de karsi cikacak bir durum yoktur; kendisinin hapiste olmasinin disinda. Onemli olan devlettir ve onun hikmetinden sual olunmaz.





1980 sonrasinda MHP'nin izledigi nokta da uzerinde durulmaya deger. MHP kendini bu donemde "artik oyuna gelmeyecegiz, balkondan seyredecegiz" gibi laflara ragmen, kendi safini yine devletin yaninda belirlemis ve devletle varolan eski iliski bicimini yenilemistir. Bu surecte Islami yonleri agir basan Muhsin Yazicioglu ve ekibinin ayrilmasi Turkes'in devlet nazarindaki kredibilitesini artirmasini kolaylastirmistir. Yazicioglu’nun kendisi gibi dusunen kitleyi tamamen cekememesine ragmen, Yazicioglu gibi dusunenler partinin soz soyleyen kadrosunda varligini yitirmis ve MHP devletle yeniden nikah tazelemistir. Guneydogudan gelen asker cenazeleri de MHP'nin ekmegine yag surmeye baslamistir.



Yukarida degindigim batici elit milliyetciligi ile tasra milliyetciligi arasindaki gerilim nedeniyle devlet kademeleri MHP tabanina guvenmemekte ve her zaman temkinli davranmaktadir. Bunu Ecevit’le girilecek koalisyon doneminde acikca gostermisler, MHP'ye koalisyonun sartlarini onceden dayatmislar ve MHP'yi kendi sartlari icinde iktidara alarak, MHP liderliginin devletce guvenilmeyen tabanina karsi sagir kalmasini kolaylastirmislardir. Bu tabii ki, bir secim sonra MHP'nin erimesini beraberinde getirmistir. Ote yandan ise bir seyi acikca ortaya koymustur: MHP'nin devletle millet arasindaki secimde tercihi devlettir.Eger tercih millet aleyhine ve devlet lehine yapilmissa, MHP'nin 313 generale hukumeti sikayet eden ve uyari yapma talebinde bulunan bir mektup gondermesinden dogal ne olabilir?



Bu durumda ortaya cikan gercek sudur: sasilmasi gereken MHP'nin yaptigi degil, MHP'nin yaptigina sasilmasidir. Ayrica Turk demokrasisinin devletle danisikli dogus icinde olan partilerin yaristigi bir sozde demokrasi oldugu gozonune alindiginda ortada garip bir durum yoktur. Turk siyasi tarihinde iddiali olarak ortaya cikan butun partiler isin basinda devletin belli odaklarindan icazet almadan ortaya cikmis partiler degildir. Buna AK Parti de dahildir. Bu partiler devletle olan pazarliklarinin disina ciktiklarinda ise sorun baslamakta, sonunda is darbelere kadar varmaktadir. AK Parti'ye karsi su an belli merkezlerde var olan tepkinin temelinde de, bu partinin hakikaten Islamci bir parti olmasi degil, yapilan pazarligi zorlayan girisimlerde bulunmasidir.

****





*Simdi konuyu acmadan once, unutmamak icin hemen deginmek istedigim bir mesele var. Mehmet Agar da tepki gostermis ve "demokrasilerde sikayet mercii ordu degil, halktir" demis. Bu tepki beni sasirtmadi; ama tiksindirdi. Halk onunde hesap vermekten kacmis, devletin tetikciligini yapan cinayet sebekelerin reisligini yapmis, uyusturucu dahil kirli islere bulasmis, sadece siyasi nufus kazanmakla yetinmeyip, elde ettigi kara paralarla kendine servet de edinmis; ama yaptiklarinin hesabini hala yargi onunde vermemis ve hatta yargi onune cikarilmasi taleplerini "ne yaptimsa devlet icin yaptim, konusursam altinda cok ezilen olur" diyerek tehditle savusturmus bu insanin bu yaptigi tek bir kelime ile ifade edilebilir: igrenclik.



© Levent Basturk-SIYASET VE TOPLUM FORUMU