STATÜKONUN VATANSEVERÝ....
Levent Baştürk
Ýyi bir vatansever olmayý küçümsemeyiniz.
Bazýlarý der ki, vatanseverlik yürek ve kan meselesidir.
Bence o kadar basit değil. Ondan daha fazlasýný gerektirir.
Bir defa, yalan haberleri cesurca yaymak için, yalanınız yüzünüze vurulduðunda kýzarmayacak bir yüzünüzün olması zaruridir..
Ýlave olarak da, aklý tatile çýkarmak gerekir...
Yoksa nasýl inanýr ve milletin de inanmasýný beklersiniz internette gezen, kasıtlı olarak ortaya çıkarılmış ve belli bir merkezden yönlendirildiği imajı veren yalan haberlere.
Bir bakýnýz þuna:
"Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’nden.
‘Türkiye’ baþlýklý bölümden; ‘Presidency Conclusions’, Madde 23:
‘Müzakerelerin yalnýz Türkiye’yle deðil diðer devletlerle de yapýlabileceðini ve müzakereler sýrasýnda Türkiye birkaç devlete bölünürse veya Güneydoðu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karar olmaksýzýn onlarla da müzakere yapýlacaðýna.’
ÖNEMLÝ NOT: Lütfen yurtseverlik gereði bu durumdan herkesi haberdar edin.
Türkiye’miz üzerinde oynanan oyunlarý herkes ögrensin!"[1]
Artýk dünyada herkesin e-posta kutusuna gelen bu yalaný gönderme zahmetine katlananlara, aklýný tatile çýkarmýþ demez de ne dersiniz?.. İlgili belgeye rahatlıkla ulaşmak mümkünken, calışan bir beyin yalanı tercih eder mi?
Peki ya, Urfa’da -olmayan- Ýtalyan hastanesinde, çocuklarýna Türk vatandaþlığy almak için doðum yapan üç bin Ýsrailli kadýn haberine ne demeli?..
Neymiş efendim, ilerde bu Türk vatandaşı Israilliler, şu an satın aldıkları GAP bölgesindeki topraklara yerleşip, buraların Israil'e ait olduğunu iddia edeceklermiş...
Bir defa, Türkiye vatandaşlık kanunu, vatandaşlığı toprağa (doğum yerine) göre değil, kan bağına (anne-babanın vatandaşlık durumuna) göre düzenliyor.
****
Aklın tatile gönderilmesinden sonraki aşama papağanlık... Mesela bazý kod kabul edilen kavram ve tabirleri okuduğun veya duydugun zaman, hemen baþlayacaksýn karþýndakine şunları saymaya :
"Vatan haini, Türk düþmaný, bölücü, dýþ güçlerin ajanı, sözde aydýn, sözde vatandaþ, demokrasi ve insan haklarý arkasýna sýðýnmýþ gizli amaçları olanlar...."
Peki hangi kodlara duyarlý olmak lazým? Çok kolay. Kolay olmak zorunda... Akýl tatilde, papağanlık devrede çünkü.
"Ermeni tehciri, Kürtler'e karşı yerine getirilmeyen vaadler, herkese inanç özgürlüğü, kültürel zenginlik mirasýmýz, Anadolu mozaiði, Varlýk vergisi, Türkleþtirme politikalarý, ana dilde eðitim, sivil ve kültürel haklar, din iþlerinin sivil topluma býrakýlmasý, tek parti diktatörluðü, laikçilik, Süryani göçü, İstiklal mahkemeleri, askerin siyasetten çekilmesi, faili meçhul, yargısız infaz, Susurluk...."
Baþkalarý da var listede; ama biz fazla uzatmayalým. Baþka söyleyecek sözümüz var çünkü.
****
Ýlave olarak, çelik gibi dirayetli olmalýsýnýz. Çünkü hainler çok donanýmlý. Bu durumda zihniniz kalın ve sağlam taş duvarlarla örülü olmalı ki, şu sorular size sorulduğunda çarpýp geri dönmeliler:
- Son Osmanlı padişahının anayasal yetkileri; halk egemenliğini esas almış, egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğu söylenen Türkiye Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanının yetkileri karşısında neden bir hiç olarak kalır? Neden cumhurun ilk reisi ömür boyu baþta kaldı? Tek parti döneminde, mebusların adeta atandýðý bir rejim nasıl cumhuriyet olarak değerlendirildi? Son Osmanlı sultanının yetkilerinin şu anki cumhurbaşkanının yetkileri yanında bile çok hafif kaldığını biliyor muyuz?
- Halký teba olmaktan çýkarýp vatandaþ yaptýðýný iddia eden yeni rejimde (Cumhuriyet) nasıl olur da, siyasi partilerin ve derneklerin sayýsýnda, halk idaresini yadsıdığı savlanan bir önceki idareyle (saltanat) karþýlaþtýrýnca, neredeyse yüzde yüze yakýn bir azalma olur? Neden bir halk idaresinde, devlet kendisinin kutsanmasını ister? Devleti kutsamak, vatandaþlýðýn tersi olan tebalýkla ilgili bir olgu deðil midir?
- Otoritesini Tanrýdan aldığı iddia edilen saltanat rejimine son verildiği söylenmekte. Ortada amacýnýn rasyonel düþünen uygar fertleri yetiştirmek olduğunu iddia eden bir devlet, bir yeni düzen var.. Peki nasıl olur da halkýn egemenliği esasını benimsemiş bir rejimin lideri için onu tanrýlaştýrýcý övgüler düzülür?
- Eðer hakiki anlamýyla ortada vatandaþlarýn cumhuriyeti varsa, yetkili kiþilerin agzindan ve basındaki kalemlerden bir zamanlar şu tip ifadeler nasıl dile getirilmiştir?
"Onlar (gayrimüslimlerden bahisle) bu memleketin vatandaþlýðýndan istifade etmiþlerdir ve ihanetle, silah çekerek istifa etmiþlerdir. Onlar Osmanlý tarihinin nankör çocuklarýdýr ve bu memlekette hiçbir haklarý kalmamýþtýr." [2]
"Bu memleketin efendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır." [3]
"Bunlar alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle iþleyen his ve dimaðlarýnýn tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düþündüklerini gösteriyor... Çið eti biraz bulgurla karýþtýrýp öylece yiyen bu adamlarýn Afrika vahþilerinden ve Yamyamlardan hiç farký yoktur." [4]
****
Peki taşkafa olmayı da başardıktan sonra vatanseverliğin şartları tamamlanmış olur mu? Hayır efenfim.. Bu iş ciddi iş. Fedakar ve savaşımcı da olman lazım.
Mesela en az doksan öbeðe üye olacaksýn. Ardýndan, ne dediðinden emin olmasan bile vatansever olduðunu bildiðin bazý zatlarýn yazýlarýndan her gün en az beþ tane saða sola göndereceksin. Kürt Forumlarýna takilip, olmadýk küfür ve hakaretleri aðzýna alarak karşıtlarına "gereksindiðin erki damarlarýndaki soycul kanda" bulduðunu göstereceksin.
Bu arada Ermenilere karşı hiç bir internet oylamasını kaçýrmayacaksýn. Var mı öyle altta kalmak? Biz bugüne bugün Time anketinde, Mustafa Kemal’i en iyi bilim adami, en iyi müzisyen, en iyi devlet adamı, en iyi kumandan, en iyi felsefeci ve en iyi reformcu kategorilerinde yirminci yüzyýlýn en iyisi seçtirmedik mi? Içine her batýlý gibi Türk düşmanlýðý sinmiş zalim Time, sonuçları tanımamışsa da, ne gam? Bizim sanal cengaver vatanseverlerimiz, gurur duyabilirler.. Onlar şerefli Türk gençleri olarak üzerlerine düşeni yaptılar. Her biri sayılması imkansız sayıda oy vererek "bir Türk'ün dünyaya bedel" olduğunu kanıtlamışlardır.
Ata için zaten ne yapýlsa az... O Ata ki;
"bugün yalnýz Türk milletinin degil, bütün beşeriyetin lideri ve kahramanıdır. Onun fikirleri, onun gösterdigi yollar insanlýk için hakikat ve saadet yollarýdýr. (...) Ve bugünkü cihanýn en doğru en güzel tarihini, bütün beþeriyete örnek olacak þekilde, Atatürk yaratmamýþ mýdýr? Onun ýþýklarý altýnda yanlýþ ve hatalý yola sapmak imkaný yoktur. O bütün hareketlerinde hiç bir zaman isabetsizlikte bulunmamýstýr." [5]
Ata o kadar büyüktür ki;
"onun kuhn ve mahiyetine tamamýyla nüfus etmek, onu tamamýyla anlayabilmek hiç bir faniye nasip olmayacak bir þeydir. Çünkü o yiyip içen, düşünen, duyan alelade beþeri hayatýn üstünde baþka bir varlýða maliktir: Türk milletinin vicdani ise önünde en derin huþu ve ihtiramla takdis edilecek bir eklemiyet remzidir, uluhiyettir." [5]
Son olarak da, fedakarlýk ve savaþýmcýlýðýný sokaklara taþýyacaksýn. Artýk gündemin konusuna göre, ya "Kýbrýsý sattýrmayýz" ya da "kahrolsun Apo" diye baðýracaksın. Kimbilir, o sırada yine gündemde Italya ile kriz olur, yeniden İtalyan domatesi ezersin. Ama her halükarda sokakların boş kalmaması lazım...
Yoksa TAYAD'cýları bir güzel kim linç edecek? Kim mücadele edecek "sözde vatandaþlar"la? Hem baksana, yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "irtica"nın yeniden birinci tehdite çıkması söz konusu imiş. Statükocu vatanseverlerin "role model"ı Mehmet Taner Kýþla-lý abimizin dediðine göre, silah kullanýmý bile artık göze alýnmýs. Demektir ki, bize silah kertesine gelmeden çok iş düşecek. Şimdiden meydanların inleyişini kulaklarınızda hissedin: "Türkiye laiktir, laik kalacak." Belki büyük bir coþku ile söyleyeceğimiz Onuncu Yıl Marşı irticayý püskürtmeye yetecektir:
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri. "
Yalnýz Kenan Doðulu versiyonunu söylemek olmaz artýk. Var mı öyle hem askerden kaçýp, sonra da vatansever sýrtýndan rant yemek?
-----
[1] İnternet öbeklerinde dolaşan bir ileti.
[2] Mahmut Esat Bozkurt'un 1921 Anayasasý'nýn Mecliste görüþülürken yaptýðý konuþmadan.
[3] Bozkurt'un 1930 Ağrı isyanı akabinde, seçim bölgesi Ödemiş'te yaptığı konuşma.
[4] 13 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinin 1930 Aðrý isyanýna katýlanlarý tasviri.
[5] M. Saffet Engin, Kemalizm Inkilabının Prensipleri, İstanbul, Cumhuriyet matbaası, 1938, s. 79.
[5] aynı eser, s. 79.
Thursday, July 14, 2005
Monday, July 04, 2005
KUŞATMA: STATÜKONUN DİRENİŞ STRATEJİSİ
KUŞATMA: STATÜKONUN DİRENİŞ STRATEJİSİ
Levent Baştürk
İktidara geldiği günden bugüne, AK Parti ile statüko arasındaki ilişkilerin gerilimli olduğu hiç bir dikkatli gözlemcinin gözünden kaçmadı. İlk başlarda, AK Parti karşıtı statükocu kamp daha dar bir çevreden oluşmaktaydı. Bu çevreye, ordu içindeki bir kesim, Cumhurbaşkanı, YÖK ve emekli olmuş yüksek yargı organlarının hakim ve savcıları dahildi. Hükümetin kendini statükoya karşı sağlama alma girişiminin bir neticesi olarak ABD'ye yakın durması ve Avrupa Birliği (AB) üyeliğini bir öncelik olarak görmeye başlaması, bu statükocu kesimi ulusalcılık zemini üzerinde direnişe itti. ABD'nin Irak'a müdahelesi öncesi ve sonrasında Türkiye'den bazı taleplerde bulunması ve Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesini öngören ve bu süreçte ılımlı Islami oluşumlara sıcak bakan bir projeyi öne sürmesi de, Türkiye'deki statükocu çevrelerin, AK Parti'ye karşı, ulusalcı zeminde mücadele açmasını kolaylaştırdı. Ancak bu mücadelenin kamuya yönelik yönü gerçeklerden ziyade, yanlış bilgilendirme ve propaganda biçimindeydi.
Geçmişte Türkiye'nin ABD ve İsrail'le olan ittifakına çok sıcak bakan bu kesim, birden bire şiddetli bir biçimde hem anti-Amerikan bir duruş belirledi, hem de milli hassasiyetler merkezli bir siyasetle AK Parti'nin tabanını da etkilemeye yönelik bir faaliyet içine girdi. Yazılı ve görsel medya içindeki müttefikleri yanısıra, militarize edilmiş sivil yapılanmaların mobilize edilmesi ve internetin daha etkili bir biçimde kullanılması sonucu, ülkede daha önce hiç görülmemiş bir anti-Amerikanizm ortamı oluştu. Buna, daha önce dar bir çevre ile sınırlı kalan, anti-Semitizmin yaygınlaşması da eklendi. Aynı zamanda, AB tarafından Turkiye'den istenen ülke içinde siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara gidilmesi ve Kıbrıs gibi dış sorunlara çözüm bulunması taleplerine karşı da ulusalcı bir reaksiyon oluşturuldu.
AK Parti'nin gerek YÖK reformunu gündeme getirmesi, gerekse tabanın baskısı ile başörtüsü sorununa ve üniversite imtihanlarında İmam-Hatip Lisesi mezunlarının katsayı mağduriyetinin giderilmesine yönelik teşebbüsleri, AK Parti karşıtı statükocu cepheyi genişletti. Daha önce AB uyum yasaları geçirilirken işbirliği içinde çalıştıkları CHP de bu cepheye dahil oldu. Ama daha önemlisi, artık emeklilerin değil, bizatihi aktif görevi başında olanların da bu kamplaşmada yerini belirlemesi, hükümete yönelik kuşatmanın saflarını sıklaştırdı. Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök meşhur 20 Nisan konuşması ve "sözde vatandaşlar" hitabının yer aldığı bildirisi ile, uzak durduğu gerilimde adeta bir taraf haline geldi. Bu kamplaşmada yerini alanlar arasına, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de eklendi. Özellikle Yargıtay adeta militan bir tavır içine büründü. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dahil olmakta gecikmedi. Bu arada Deniz Baykal da en keskin konuşmalarını yapmaya başladı.
Bu genişlemiş cephenin oluştuğu konjoktürün en ilgi çekici yanı, bu cephenin önemli bir kesiminin kendini anti-Amerikan kampta değerlendirmesine rağmen; Amerikan hükümetinin AK Parti hükümetinden olan hoşnutsuzluğunu açıkca dile getirdiği bir dönemle çakışmasıdır. Zaten öteden beri, Türkiye'deki statükocu çevrelerin "şeriat geliyor" söylemiyle, Washington'daki AK Parti aleyhinde kulis yapan yeni muhafazakar (neo-con) yazar ve lobici takımının AK Parti karşıtı söylemi bir örtüşme halindeydi. Her iki taraf da AK Parti hükümetinin AB'ye üyelik girişiminin, ordunun sistem içindeki rolünü zayıflatmak suretiyle aşamalı olarak Türkiye'de şeriat rejimini yerleştirme operasyonu olduğunu iddia etmekteydi. Ve hatta yeni muhafazalar yazarlar, Bush ve çevresini "ılımlı İslam" projesinden dolayı eleştiriyor ve Türkiye'deki Kemalist çevre ve kurumların Amerika'ya yabancılaştırılmasını eleştiriyorlardı. Gelinen yeni noktada, Amerikan hükümetinin AK Parti'ye karşı eleştirel bir tavır alması, Amerikan hükümeti ile Kemalist statuko ve yeni muhafazakar çevre arasında bir yakınlaşma doğurdu; Özkök'ün 20 Nisan konuşması da Başbakan'ın İsrail ve ABD ziyaretlerinin yolunu açtı.
Bu arada, Türkiye'de son iki yılda yükselen anti-Amerikan ve anti-Semitik dalganın faturası, pişkin bir şekilde AK Parti'ye kesilecekti. Oysa, Urfa'da sözde İtalyan hastahanesinde çocuklarına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı almak amacıyla üc bin İsrailli kadının doğum yaptığı yalanını yayanların başında bizzat Refah ve Fazilet Partilerine açtığı kapatma davalarıyla dünyada ün yapan emekli başsavcı Vural Savaş gelmekteydi. İsrailliler'in satın aldığı toprak miktarını olanın çok çok ötesinde gösterilip "vatan satılıyor" propagandası yapanlar da aynı çevrelerdi. Bu çevreler, bazı İslamcı çevrelerle beraber, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini, Büyük İsrail Projesi olarak sunmuşlar ve doğum ve toprak alımı iddialarını bu bağlam üzerine yerleştirmeye çalışmışlardı. Yanlış bilgilendirme amaçlı kurdukları sitelerde, aralarında Islamcı gibi görünen araştırmacı-yazar unvanlı kişilere de yer vererek, yapılan propagandalar arasında, kırk bin kişinin ölümüne sebep olan büyük depremden de Amerika'nin sorumlu olduğunu iddia edecek noktaya kadar işi götürmüşlerdi. İlginçtir ki, bu hezeyanın faturası, Amerika'nın Felluce operasyonunu sert bir şekilde eleştirdiği için, AK Parti'ye yazıldı.
Gerek ABD'de Bush yönetimini AK Parti (ve dolayısıyla Ilımlı İslam) eksenli Türkiye (ve Orta Doğu) politikasını terketmeye zorlayan yeni muhazafakarlar, gerekse Türkiye'deki statükocu güçler, artık rejimin tehlikede olduğunu iddiada işi en uç noktaya vardırdılar. Sırasıyla, zina kanunu teşebbüsü, başörtüsünün ve İmam-Hatiplilerin katsayısının gündeme gelmesi, YÖK reformu ve son olarak da Kur'an kurslarına ilişkin ceza kanununda yapılacak düzenlemeye ilişkin tartişmalar artık birilerinin gözünde AK Parti'nın hain! emellerinin kanıtları oldu. Türk Solu dergisisinde, 1960 darbesi sonucu asılan devrin başbakanı Adnan Menderes ile Tayyip Erdoğan arasında kurulan ilişki, sadece rejim destekli bu sol görünümlü faşist oluşum tarafından desteklenen görüş olarak kalmadı ve Basın Konseyi başkanı, Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi tarafından da açıkça dile getirildi. Eski Cumhurbaşkanı Demirel de, üç yıl sonra seçilecek cumhurbaşkanı tartışmasını şimdiden başlatlatmakla suni bir kriz çıkarmakla yetinmedi. Ilaveten, yeğeninin devlete olan borçlarını tahsil amaçlı olarak ailesinin şirketlerine Tasarruf Mevduatý Sigorta Fonu tarafından el konulması olayını, Menderes döneminin Tahkikat Komisyonuna benzeten Demirel, bunun o devirde ihtilale neden olduğu yorumunu yaparak gayet anlamlı bir dokundurmada bulundu. Aynı zamanda dolaylı olarak, kendisinin kırk yıllık siyasi hayatında aslında mensup olmadığı yerin içinde ve başında, rejimin sıhhati icin konuşlandırıldığını da itiraf etmiş oldu. YÖK başkanı pervasızca kendilerine karşı yapılacak düzenlemelerin yargıdan döneceğini peşin peşin ilan ederek, statükonun kurumları arasındaki dayanışmaya işaret etmekte ve gerginlik çıkağını söyleyerek tehdit savurmaktaydı.
Bu arada belirtmemiz lazım ki, gelişmeleri, yukarıda olduğu gibi, sadece hükümet-statüko eksenli cekişmelerin altında ele almak eksik bir değerlendirmedir. Bu arada gözden kaçmayacak şekilde insan hakları ihlallerinde yılbaşından beri, AB yolunda ilerleyen bir ülkede görülmemesi gereken derecede muazzam bir artış oldu. Askeri mahkemede yargılamaya da varacak şekilde düşünce suçu yargılamarı, anadilde yayın önünde engeller, işkence iddiaları ve Kürtçe dil öðrenmek ve kurs açmak için baþvuranlarýn isim isim asayiþ kuvvetleri tarafýndan izlenmesinden tutun, seçimle gelmiþ belediye baþkanlarýnýn kamu otoritesi tarafýndan dýþlanmasýna kadar ceşitli keyfi uygulamalar devam etti. 28 Şubat döneminde olduğu gibi yargının siyasallaşması olgusu kendini yeniden yoğun bir biçimde hissettirmeye başladığı gibi, güneydoğuda güvenlik güçlerinin keyfi uygulamaları istisna değil, tekrar norm haline gelmeye başladı.
Bu arada şiddetin yeniden hayatın parçası olarak geri dönmesi gözden kaçmaması gereken bır gelişmedir. İki yönlü bir şiddet olgusu mevcut kuşatma ortamında, bu kuşatmayı pekiştiren unsurlar olarak belirmiştir. Biri statükocu çevrelerce körüklenen psikolojik harekat milliyetciliği eksenli linç etme mentalitesiyle hareket eden yığınların şiddeti; diğeri de yeniden yükselişe geçtiği belirtilen ve her gün bir eylemle adını duyuran PKK tarafından yapıldığı iddia edilen eylemler. Buna en son, DHKP-C'ye maledilen ve biraz zihinde kuşkular yaratacak şekilde neticelenen Adalet Bakanlığı'na yönelik eylem oldu. Bütün bu gelişmeler ışığında, ordunun kalemi olarak bilinen Mehmet Ali Kışlalı'nın adeta darbenin gelişini haber verir şekilde kaleme aldığı yazılar daha bir anlam taşımaktadır.
Hükümetle statüko arasındaki gerilimin somut nedenleri olarak görülen başörtüsü, İmam-Hatiplilerin katsayı sorununun çözülmesi ve Kur'an kursuna ilişkin gerginlikler ön plana çıkarılmaya çalışılarak çizilen bir irtica tehlikesi tablosu dış piyasaya yönelik bir siyasal pazarlama teşebbüsüdür. Avrupa'nın kadim İslam endişesine ve ABD'deki karar vericileri etkilemeye yönelik ve onların itirazlarını pasifize etmeye yönelik bir stratejidir. Açıkça ifade edilmemekle beraber, ABD'de bu konuda öteden beri aynı söylemi paylaştıkları bir müttefikleri de vardir ve Kişlalı yakın zamanda yazdığı "AKP'nin işi zor" başlıklı makalesiyle farkında olarak ya da olmayarak yaptığı referanslarla bu ittifaka işaret etmektedir.
Mevcut şartlarda amaçlanan bir darbe olmamakla beraber; değişimin önüne geçmek istenmektedir. Çeşitli tehdit değerlendirmeleri ardından yapılan darbe imaları, AK Parti'yi bir kuşatılmışlık hissine sokarak statükoya teslim olmaya yönlendirme gayretidir. Laiklik ve ulusal birlik eksenli bir püskürtmelerle, hükümetin el atmayı düşündüğü üniversite ve kamu yönetimi reformu gibi yapısal sorunlara eğilmesi engellenmektedir. Yargının giderek daha da keyfileşmesi, askerin rejim üzerindeki ağırlığını, önce 20 Nisan konuşmasıyla, şimdi de yeni hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yoluyla hissettirmesi, psikolojik harekat kışkırtmalı şiddetin dışarıda yol açtığı izlenim ve diğer şiddet eylemlerinin önüne geçmek bahanesiyle alınan önlemlerde keyfilik içeren yanlış uygulamalar, açıkça Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundaki girişimlerinin önüne takoz koyma amacı taşımaktadırlar.
Halihazirda, sanki bir darbenin yolunun açıldığı kanısı -özellikle hükümet çevrelerinin kafasında- işlenmeye çalışılmakla beraber, mevcut ve kanımca koordine edilmiş operasyonla, Ali Bayramoğlu'nun dediği gibi, siyaset alttan ve üstten, devletten ve toplumdan gelen baskýyla sýkýþtýrilmakta, daha doðrusu marjinalleþtirilmektedir. "Terörün azmasý, güvenlik gerekçelerinin önem kazanmasý, toplumun belki bu kez kendi eliyle daha da sineceði, "depolitizasyon"un ayyuka çýkacaðý ve devletin iyice aþýrý deðerleneceði bir aþamaya doðru" ilerlemektedir. Diğer amaç da, hükümeti ürküterek çalýþamaz hâle getirmek ve oy tabanýndan uzaklaþtýrmaktýr.Hedeflenenler arasında Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaskanlığının önüne geçmek de vardır. Ali Bayramoğlu'na göre "Çankaya'yý 2007 seçimlerinde AK Parti'ye kaptýrmamanýn tek yolu erken seçimi zorlamak. Bu ise ancak AK Parti'nin yýpratýlmasýyla, meþruiyetinin zedelenmesiyle, hatta bölünmesiyle mümkün. Ekonomiden dýþ politikaya ana hatlarýyla dengelerin yerli yerinde olduðu bir dönemde bu tür yýpratma faaliyetleri uzun zaman alacaðý içindir ki, ilk "peþrevler" þimdi baþlatýlmýþ bulunuyor."
Ancak Çankaya merkezli bir okumanın olayları açıklamada tek başına doğru olduğunu sanmıyorum. Olanlar, Çankaya'nın da elde tutulması dahil olmak üzere, statükonun, küçük rötuşlar dışında, devamını sağlama gayreti ve bu yolda hükümet ve değişim taleplerine karşı bir kuşatma harekatına girişilmesidir. Yargıtay hakimlerinin çok büyük çoğunluğunun ve baroların, Yargıtay hakimlerinden Osman Şirin'in "yargıda artik Mahmut Esat Bozkurt devri kapanmalıdır" sözüne fanatikçe karşı çıkıp, Şirin'i neredeyde sanık sandelyesine oturtur şekildeki reaksiyonları da bunun bir işaretidir. Artık anti-demokratik tavır, tescilli bir ırkçının bağnazca, hem de hukuk adamları tarafından savunulmasına kadar varmıştır.
Mevcut statüko hayat hakkını, fanatik bir biçimde her daim eskimediğini düşündüğü, Türk modernleştirme modelinin devamında görmektedir. Bu modelin özü de laikçi bir temelde tanımlanmış dışlayıcı ve inkarcı bir Türk yurttaş kimliğidir. Bu resmi kimliğin laikçi yönü İslami ögelerin, Türk yönü de, Türklük dışı etnik kimlik taleplerinin inkarı demektir. 1970'lerin sonuna doğru Türk-İslam Sentezi kitleleri manipülasyon amacıyla devlet tarafından yürürlüğe konmakla birlikte, devletin merkez özünde Türk olmak dini kimlikten ayrışmış olmayı gerektirmektedir. Aksi takdirde tam anlamıyla "Beyaz Türk" sıfatına haiz olmak mümkün değildir ve devletin en önemli güç merkezleri, bu beyazlık şartını tam olarak taşımayanlara, milliyetçi bile olsalar, kapalı tutulmaktadır.
Sistem, Osmanlı'nın devşirme geleneğini yeniden üreterek devam ettirmektedir. Etnik Türk olmak, Beyaz Türk olmanın ön koşulu değildir. Önemli olan cumhuriyetin biçtiği Türk kimliğini ve Kemalist ilkeleri sorgusuzca içselleştirmek ve dini ve farklı bir etnik aidiyet talebiyle ortaya çıkmamaktır. Nitekim, parametreler içinde kurulmuş, işlev görmüş ve devleti kutsamış zümrelere karşı bile askeri darbelerin yapılmış olması, özümseme veya içselleştirme konusundaki hassasiyetin ne kadar ağır bastığını göstermektedir. Bu noktada yine Ali Bayramoğlu'ndan tekrar bir alıntı yapmak kaçınılmaz olmaktadır: "Bu çerçevede merkez sað ve sol partiler merkezkaç talepleri ehlileþtiren araçlar, yani milli devlet modelinin sentez aygýtlarý, entegrasyon araçlarý ve filtraj mekanizmalarý olarak vazife görmüþlerdir."
Hatta iktidara tek başına talip olmadığı sürece İslamcı partiler de böyledir. Merkez sağ çizgi, yarı muhafazakar-Sünni kesimleri sisteme entegre ederken, CHP Alevileri entegre etme rolünü görmüştür. Milli Görüş çizgisi de merkez sağın tatmin edemediği İslami talepleri ehilleştirmiş ve inkar edilemez önemde geniş bir Kürt kitlesini de "din kardeşligi" bağlamında çatısı altında tutmayı bilmiş ve bir yerde, iktidara tek başına ya da en güçlü ortak olarak gelmediği sürece, emniyet sübabı rolu oynamıştır.
Statüko, dini ve etnik kimliklerin ancak özel alanlarda ifade edilmesine müsaade etmiş ve kamusal alanı da devletin alanı olarak tanımlamak yoluyla bu kimliklerin kendini ifade etme imkanlarını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Kamu hayatı, siyasal merkezin tanımladığı bir alandır ve orada farklı kimliklerin taleplerine ve kendilerini ifade etmelerine yer yoktur. Yerel olanın kamusal alan içinde yer almaması öngörülür. Kamusal alanın ayırdedici özelliği olarak görülen evrensel değerler ise demokrasi, özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi hususlar değil, daha çok çağdaşlık olarak görülen bir yaşam tarzının tercihi ve tekbiçimci ulus kimliğinin kuşatıcı kimlik olarak olarak görülmesidir. Evrensel olmak batılı ve ulus olmaktır.
Bir yerde çok partili dönemde, Türk siyasal hayatını, çevre ile merkez arasında bir gerilim olarak görmek mümkündür. Çevre, çok sınırlı parametreler içinde kendine tanınan imkanları kullanmak yoluyla taleplerini gerçekleştirmek isterken, merkez de ya ehilleştirerek ya da bastırarak çevrenin taleplerini dengeleme gayreti icinde olmuş ve bunun yarattığı gerilim darbelere giden yolu açmıştır. Bu sistemin direnç gücü kendi parametrelerini, kendisinin doğrulama ve meşrulaştırma aracı olarak kullanmasından ileri gelmektedir. Kamusal alana yönelik herhangi bir etnik ya da dini talep, içeriği ne olursa olsun, bölücü ve gericidir; çünkü parametreler öyle öngörmektedir. Bunun tartışılmasının bile toplumda ayrışmalara ve gerilimlere yolaçacağı varsayılır.
Sistemin değişime kapalı olması onun kendi iç çelişkisi ve kriz yaratıcı doğasını da ortaya koymaktadır. Evrensel olana yaklaşmak isterken de evrensel olandan uzaklaşmasının nedeni, bu kendi iç çeliskisi yüzündendir. Ayrıca statükonun beraberinde getirdiği rant sisteminin doğurduğu paylaşma mekanizması, içerisine yeni unsurlar dahil etmeye hazır da değildir. Zaman zaman ülkenin batısındaki metropol şehirlerdeki köklü sermayedar sınıfının, globalleşme süreçlerinin dışında kalmak istememekle beraber, devletçi sivil ve asker bürokratlarla ittifaka gitmesinin nedeni de budur. Sadece siyasal alanda değil, ekonomik ve kültürel alanlarda bile varolanın dışındakilerin pastadan pay talebine olumlu bakılmamaktadır. Bundan dolayı yeşil sermaye ve kravatlı yobaz retoriğinin, irtica söylemi içinde yer almasına da şaşırmamak gerekir. Başbakanın danışman kadrosunun "etnik çete" tabiriyle hakarete maruz kalmasına da saşırmamak gerekmektedir.
Görüldüğü üzere, mevcut şartlarda Türkiye'de siyaset iç ve dış hassas dengeler üzerine oturmaktadır. İçeride, insan kaynağı statükonun aleyhine olmakla beraber; hukuk yoluyla baskı, örgütlenmiş şiddet ve propaganda tekelini elinde bulundurması, statükocu güçlere dengeyi kendi lehlerine tutma şansı vermektedir. Bu durumda, statuko ile değişim talebinde olanlar arasında tam denge durumunun sağlanması için, dış etkenlerin desteğinin ister istemez, hükümetin de içinde olduğu, statüko karşıtı cephenin arkasına alma zorunluluğu vardır.
Ancak bunun önünde çeşitli engeller var: Birincisi, statüko karşıtı cephenin homojen olmaması, onları farklı amaçlar doğrultusunda farklı ittifaklara itebilmektedir. İkincisi, dışarıdan desteği aranan gücün bazı çıkarları, statükonunki ile uzlaşması durumunda, denge yine statüko lehine kaymaktadır. Statüko karşıtlarının dışarısıyla ittifak ararken kendisinin içeride vurulabilirliği onların elini kolunu bağlayan unsur olmaktadır. Statükonun rahatlıkla verdiği bir taviz, statuko karşıtlarınca verilince ihanet olarak değerlendirilebilmektedir. Üçüncüsü; statüko karşıtı cephenin zayıflığının farkında olan dış destek odakları, bu zayıflıktan kendi çıkarları için avantaj sağlamak yoluna gitmektedir. Dördüncüsü, dışarısı bazen kendi iç kamuoyu baskıları yüzünden karşılanması imkansız isteklerle de gelebilmektedir.
Tüm bu durumlar gözönüne alındığında, AK Parti iktidarının içinde olduğu kuşatılmışlık durumunu aşmaya muktedir olup olmadığı sorusu gündeme gelmektedir. Şu ana kadar gözlemlediğimiz gidişat, AK Parti'nin bu konuda inişli çıkışlı bir çizgi izlediğini göstermektedir. AB ile başlayan müzakerelerde takip edilecek yol ve elde edilecek sonuç hayati bir öneme sahiptir. O yüzden gereksiz efelenme tavırlarıyla geçici tepkiler, yerini rasyonel adımlara bırakmak zorundadır. Avrupa cephesinde elde edilecek olanlar, ister istemez ABD'den gelecek karşılanamaz istekleri de dengeleyecek, ABD, Avrupa'ya rağmen, statükonun en gerici unsurları ile ittifakı göze alamayabilecektir. Bu durum da bir süre daha başörtüsü ve İmam-Hatiplere katsayı sorununun ertelenmesini gerektirebilir. YÖK reformu konusu da bu iki husus dışarıda tutularak ele alınırsa, dışarıya meselenin "irtica" sorunu bağlamında sunulmasını imkansızlaştırır. Hükümetin kaçınması gereken bir husus da, psikolojik harekat milliyetçiliğinden endişelenerek, celladının (merkezin) ağzıyla konuşmakdır. Populist endişelerle milliyetçi söylem ve tavıra kayış, üstünde oturulan dalı kesmek gibi olacaktır.
Levent Baştürk
İktidara geldiği günden bugüne, AK Parti ile statüko arasındaki ilişkilerin gerilimli olduğu hiç bir dikkatli gözlemcinin gözünden kaçmadı. İlk başlarda, AK Parti karşıtı statükocu kamp daha dar bir çevreden oluşmaktaydı. Bu çevreye, ordu içindeki bir kesim, Cumhurbaşkanı, YÖK ve emekli olmuş yüksek yargı organlarının hakim ve savcıları dahildi. Hükümetin kendini statükoya karşı sağlama alma girişiminin bir neticesi olarak ABD'ye yakın durması ve Avrupa Birliği (AB) üyeliğini bir öncelik olarak görmeye başlaması, bu statükocu kesimi ulusalcılık zemini üzerinde direnişe itti. ABD'nin Irak'a müdahelesi öncesi ve sonrasında Türkiye'den bazı taleplerde bulunması ve Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesini öngören ve bu süreçte ılımlı Islami oluşumlara sıcak bakan bir projeyi öne sürmesi de, Türkiye'deki statükocu çevrelerin, AK Parti'ye karşı, ulusalcı zeminde mücadele açmasını kolaylaştırdı. Ancak bu mücadelenin kamuya yönelik yönü gerçeklerden ziyade, yanlış bilgilendirme ve propaganda biçimindeydi.
Geçmişte Türkiye'nin ABD ve İsrail'le olan ittifakına çok sıcak bakan bu kesim, birden bire şiddetli bir biçimde hem anti-Amerikan bir duruş belirledi, hem de milli hassasiyetler merkezli bir siyasetle AK Parti'nin tabanını da etkilemeye yönelik bir faaliyet içine girdi. Yazılı ve görsel medya içindeki müttefikleri yanısıra, militarize edilmiş sivil yapılanmaların mobilize edilmesi ve internetin daha etkili bir biçimde kullanılması sonucu, ülkede daha önce hiç görülmemiş bir anti-Amerikanizm ortamı oluştu. Buna, daha önce dar bir çevre ile sınırlı kalan, anti-Semitizmin yaygınlaşması da eklendi. Aynı zamanda, AB tarafından Turkiye'den istenen ülke içinde siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara gidilmesi ve Kıbrıs gibi dış sorunlara çözüm bulunması taleplerine karşı da ulusalcı bir reaksiyon oluşturuldu.
AK Parti'nin gerek YÖK reformunu gündeme getirmesi, gerekse tabanın baskısı ile başörtüsü sorununa ve üniversite imtihanlarında İmam-Hatip Lisesi mezunlarının katsayı mağduriyetinin giderilmesine yönelik teşebbüsleri, AK Parti karşıtı statükocu cepheyi genişletti. Daha önce AB uyum yasaları geçirilirken işbirliği içinde çalıştıkları CHP de bu cepheye dahil oldu. Ama daha önemlisi, artık emeklilerin değil, bizatihi aktif görevi başında olanların da bu kamplaşmada yerini belirlemesi, hükümete yönelik kuşatmanın saflarını sıklaştırdı. Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök meşhur 20 Nisan konuşması ve "sözde vatandaşlar" hitabının yer aldığı bildirisi ile, uzak durduğu gerilimde adeta bir taraf haline geldi. Bu kamplaşmada yerini alanlar arasına, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de eklendi. Özellikle Yargıtay adeta militan bir tavır içine büründü. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dahil olmakta gecikmedi. Bu arada Deniz Baykal da en keskin konuşmalarını yapmaya başladı.
Bu genişlemiş cephenin oluştuğu konjoktürün en ilgi çekici yanı, bu cephenin önemli bir kesiminin kendini anti-Amerikan kampta değerlendirmesine rağmen; Amerikan hükümetinin AK Parti hükümetinden olan hoşnutsuzluğunu açıkca dile getirdiği bir dönemle çakışmasıdır. Zaten öteden beri, Türkiye'deki statükocu çevrelerin "şeriat geliyor" söylemiyle, Washington'daki AK Parti aleyhinde kulis yapan yeni muhafazakar (neo-con) yazar ve lobici takımının AK Parti karşıtı söylemi bir örtüşme halindeydi. Her iki taraf da AK Parti hükümetinin AB'ye üyelik girişiminin, ordunun sistem içindeki rolünü zayıflatmak suretiyle aşamalı olarak Türkiye'de şeriat rejimini yerleştirme operasyonu olduğunu iddia etmekteydi. Ve hatta yeni muhafazalar yazarlar, Bush ve çevresini "ılımlı İslam" projesinden dolayı eleştiriyor ve Türkiye'deki Kemalist çevre ve kurumların Amerika'ya yabancılaştırılmasını eleştiriyorlardı. Gelinen yeni noktada, Amerikan hükümetinin AK Parti'ye karşı eleştirel bir tavır alması, Amerikan hükümeti ile Kemalist statuko ve yeni muhafazakar çevre arasında bir yakınlaşma doğurdu; Özkök'ün 20 Nisan konuşması da Başbakan'ın İsrail ve ABD ziyaretlerinin yolunu açtı.
Bu arada, Türkiye'de son iki yılda yükselen anti-Amerikan ve anti-Semitik dalganın faturası, pişkin bir şekilde AK Parti'ye kesilecekti. Oysa, Urfa'da sözde İtalyan hastahanesinde çocuklarına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı almak amacıyla üc bin İsrailli kadının doğum yaptığı yalanını yayanların başında bizzat Refah ve Fazilet Partilerine açtığı kapatma davalarıyla dünyada ün yapan emekli başsavcı Vural Savaş gelmekteydi. İsrailliler'in satın aldığı toprak miktarını olanın çok çok ötesinde gösterilip "vatan satılıyor" propagandası yapanlar da aynı çevrelerdi. Bu çevreler, bazı İslamcı çevrelerle beraber, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini, Büyük İsrail Projesi olarak sunmuşlar ve doğum ve toprak alımı iddialarını bu bağlam üzerine yerleştirmeye çalışmışlardı. Yanlış bilgilendirme amaçlı kurdukları sitelerde, aralarında Islamcı gibi görünen araştırmacı-yazar unvanlı kişilere de yer vererek, yapılan propagandalar arasında, kırk bin kişinin ölümüne sebep olan büyük depremden de Amerika'nin sorumlu olduğunu iddia edecek noktaya kadar işi götürmüşlerdi. İlginçtir ki, bu hezeyanın faturası, Amerika'nın Felluce operasyonunu sert bir şekilde eleştirdiği için, AK Parti'ye yazıldı.
Gerek ABD'de Bush yönetimini AK Parti (ve dolayısıyla Ilımlı İslam) eksenli Türkiye (ve Orta Doğu) politikasını terketmeye zorlayan yeni muhazafakarlar, gerekse Türkiye'deki statükocu güçler, artık rejimin tehlikede olduğunu iddiada işi en uç noktaya vardırdılar. Sırasıyla, zina kanunu teşebbüsü, başörtüsünün ve İmam-Hatiplilerin katsayısının gündeme gelmesi, YÖK reformu ve son olarak da Kur'an kurslarına ilişkin ceza kanununda yapılacak düzenlemeye ilişkin tartişmalar artık birilerinin gözünde AK Parti'nın hain! emellerinin kanıtları oldu. Türk Solu dergisisinde, 1960 darbesi sonucu asılan devrin başbakanı Adnan Menderes ile Tayyip Erdoğan arasında kurulan ilişki, sadece rejim destekli bu sol görünümlü faşist oluşum tarafından desteklenen görüş olarak kalmadı ve Basın Konseyi başkanı, Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi tarafından da açıkça dile getirildi. Eski Cumhurbaşkanı Demirel de, üç yıl sonra seçilecek cumhurbaşkanı tartışmasını şimdiden başlatlatmakla suni bir kriz çıkarmakla yetinmedi. Ilaveten, yeğeninin devlete olan borçlarını tahsil amaçlı olarak ailesinin şirketlerine Tasarruf Mevduatý Sigorta Fonu tarafından el konulması olayını, Menderes döneminin Tahkikat Komisyonuna benzeten Demirel, bunun o devirde ihtilale neden olduğu yorumunu yaparak gayet anlamlı bir dokundurmada bulundu. Aynı zamanda dolaylı olarak, kendisinin kırk yıllık siyasi hayatında aslında mensup olmadığı yerin içinde ve başında, rejimin sıhhati icin konuşlandırıldığını da itiraf etmiş oldu. YÖK başkanı pervasızca kendilerine karşı yapılacak düzenlemelerin yargıdan döneceğini peşin peşin ilan ederek, statükonun kurumları arasındaki dayanışmaya işaret etmekte ve gerginlik çıkağını söyleyerek tehdit savurmaktaydı.
Bu arada belirtmemiz lazım ki, gelişmeleri, yukarıda olduğu gibi, sadece hükümet-statüko eksenli cekişmelerin altında ele almak eksik bir değerlendirmedir. Bu arada gözden kaçmayacak şekilde insan hakları ihlallerinde yılbaşından beri, AB yolunda ilerleyen bir ülkede görülmemesi gereken derecede muazzam bir artış oldu. Askeri mahkemede yargılamaya da varacak şekilde düşünce suçu yargılamarı, anadilde yayın önünde engeller, işkence iddiaları ve Kürtçe dil öðrenmek ve kurs açmak için baþvuranlarýn isim isim asayiþ kuvvetleri tarafýndan izlenmesinden tutun, seçimle gelmiþ belediye baþkanlarýnýn kamu otoritesi tarafýndan dýþlanmasýna kadar ceşitli keyfi uygulamalar devam etti. 28 Şubat döneminde olduğu gibi yargının siyasallaşması olgusu kendini yeniden yoğun bir biçimde hissettirmeye başladığı gibi, güneydoğuda güvenlik güçlerinin keyfi uygulamaları istisna değil, tekrar norm haline gelmeye başladı.
Bu arada şiddetin yeniden hayatın parçası olarak geri dönmesi gözden kaçmaması gereken bır gelişmedir. İki yönlü bir şiddet olgusu mevcut kuşatma ortamında, bu kuşatmayı pekiştiren unsurlar olarak belirmiştir. Biri statükocu çevrelerce körüklenen psikolojik harekat milliyetciliği eksenli linç etme mentalitesiyle hareket eden yığınların şiddeti; diğeri de yeniden yükselişe geçtiği belirtilen ve her gün bir eylemle adını duyuran PKK tarafından yapıldığı iddia edilen eylemler. Buna en son, DHKP-C'ye maledilen ve biraz zihinde kuşkular yaratacak şekilde neticelenen Adalet Bakanlığı'na yönelik eylem oldu. Bütün bu gelişmeler ışığında, ordunun kalemi olarak bilinen Mehmet Ali Kışlalı'nın adeta darbenin gelişini haber verir şekilde kaleme aldığı yazılar daha bir anlam taşımaktadır.
Hükümetle statüko arasındaki gerilimin somut nedenleri olarak görülen başörtüsü, İmam-Hatiplilerin katsayı sorununun çözülmesi ve Kur'an kursuna ilişkin gerginlikler ön plana çıkarılmaya çalışılarak çizilen bir irtica tehlikesi tablosu dış piyasaya yönelik bir siyasal pazarlama teşebbüsüdür. Avrupa'nın kadim İslam endişesine ve ABD'deki karar vericileri etkilemeye yönelik ve onların itirazlarını pasifize etmeye yönelik bir stratejidir. Açıkça ifade edilmemekle beraber, ABD'de bu konuda öteden beri aynı söylemi paylaştıkları bir müttefikleri de vardir ve Kişlalı yakın zamanda yazdığı "AKP'nin işi zor" başlıklı makalesiyle farkında olarak ya da olmayarak yaptığı referanslarla bu ittifaka işaret etmektedir.
Mevcut şartlarda amaçlanan bir darbe olmamakla beraber; değişimin önüne geçmek istenmektedir. Çeşitli tehdit değerlendirmeleri ardından yapılan darbe imaları, AK Parti'yi bir kuşatılmışlık hissine sokarak statükoya teslim olmaya yönlendirme gayretidir. Laiklik ve ulusal birlik eksenli bir püskürtmelerle, hükümetin el atmayı düşündüğü üniversite ve kamu yönetimi reformu gibi yapısal sorunlara eğilmesi engellenmektedir. Yargının giderek daha da keyfileşmesi, askerin rejim üzerindeki ağırlığını, önce 20 Nisan konuşmasıyla, şimdi de yeni hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yoluyla hissettirmesi, psikolojik harekat kışkırtmalı şiddetin dışarıda yol açtığı izlenim ve diğer şiddet eylemlerinin önüne geçmek bahanesiyle alınan önlemlerde keyfilik içeren yanlış uygulamalar, açıkça Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundaki girişimlerinin önüne takoz koyma amacı taşımaktadırlar.
Halihazirda, sanki bir darbenin yolunun açıldığı kanısı -özellikle hükümet çevrelerinin kafasında- işlenmeye çalışılmakla beraber, mevcut ve kanımca koordine edilmiş operasyonla, Ali Bayramoğlu'nun dediği gibi, siyaset alttan ve üstten, devletten ve toplumdan gelen baskýyla sýkýþtýrilmakta, daha doðrusu marjinalleþtirilmektedir. "Terörün azmasý, güvenlik gerekçelerinin önem kazanmasý, toplumun belki bu kez kendi eliyle daha da sineceði, "depolitizasyon"un ayyuka çýkacaðý ve devletin iyice aþýrý deðerleneceði bir aþamaya doðru" ilerlemektedir. Diğer amaç da, hükümeti ürküterek çalýþamaz hâle getirmek ve oy tabanýndan uzaklaþtýrmaktýr.Hedeflenenler arasında Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaskanlığının önüne geçmek de vardır. Ali Bayramoğlu'na göre "Çankaya'yý 2007 seçimlerinde AK Parti'ye kaptýrmamanýn tek yolu erken seçimi zorlamak. Bu ise ancak AK Parti'nin yýpratýlmasýyla, meþruiyetinin zedelenmesiyle, hatta bölünmesiyle mümkün. Ekonomiden dýþ politikaya ana hatlarýyla dengelerin yerli yerinde olduðu bir dönemde bu tür yýpratma faaliyetleri uzun zaman alacaðý içindir ki, ilk "peþrevler" þimdi baþlatýlmýþ bulunuyor."
Ancak Çankaya merkezli bir okumanın olayları açıklamada tek başına doğru olduğunu sanmıyorum. Olanlar, Çankaya'nın da elde tutulması dahil olmak üzere, statükonun, küçük rötuşlar dışında, devamını sağlama gayreti ve bu yolda hükümet ve değişim taleplerine karşı bir kuşatma harekatına girişilmesidir. Yargıtay hakimlerinin çok büyük çoğunluğunun ve baroların, Yargıtay hakimlerinden Osman Şirin'in "yargıda artik Mahmut Esat Bozkurt devri kapanmalıdır" sözüne fanatikçe karşı çıkıp, Şirin'i neredeyde sanık sandelyesine oturtur şekildeki reaksiyonları da bunun bir işaretidir. Artık anti-demokratik tavır, tescilli bir ırkçının bağnazca, hem de hukuk adamları tarafından savunulmasına kadar varmıştır.
Mevcut statüko hayat hakkını, fanatik bir biçimde her daim eskimediğini düşündüğü, Türk modernleştirme modelinin devamında görmektedir. Bu modelin özü de laikçi bir temelde tanımlanmış dışlayıcı ve inkarcı bir Türk yurttaş kimliğidir. Bu resmi kimliğin laikçi yönü İslami ögelerin, Türk yönü de, Türklük dışı etnik kimlik taleplerinin inkarı demektir. 1970'lerin sonuna doğru Türk-İslam Sentezi kitleleri manipülasyon amacıyla devlet tarafından yürürlüğe konmakla birlikte, devletin merkez özünde Türk olmak dini kimlikten ayrışmış olmayı gerektirmektedir. Aksi takdirde tam anlamıyla "Beyaz Türk" sıfatına haiz olmak mümkün değildir ve devletin en önemli güç merkezleri, bu beyazlık şartını tam olarak taşımayanlara, milliyetçi bile olsalar, kapalı tutulmaktadır.
Sistem, Osmanlı'nın devşirme geleneğini yeniden üreterek devam ettirmektedir. Etnik Türk olmak, Beyaz Türk olmanın ön koşulu değildir. Önemli olan cumhuriyetin biçtiği Türk kimliğini ve Kemalist ilkeleri sorgusuzca içselleştirmek ve dini ve farklı bir etnik aidiyet talebiyle ortaya çıkmamaktır. Nitekim, parametreler içinde kurulmuş, işlev görmüş ve devleti kutsamış zümrelere karşı bile askeri darbelerin yapılmış olması, özümseme veya içselleştirme konusundaki hassasiyetin ne kadar ağır bastığını göstermektedir. Bu noktada yine Ali Bayramoğlu'ndan tekrar bir alıntı yapmak kaçınılmaz olmaktadır: "Bu çerçevede merkez sað ve sol partiler merkezkaç talepleri ehlileþtiren araçlar, yani milli devlet modelinin sentez aygýtlarý, entegrasyon araçlarý ve filtraj mekanizmalarý olarak vazife görmüþlerdir."
Hatta iktidara tek başına talip olmadığı sürece İslamcı partiler de böyledir. Merkez sağ çizgi, yarı muhafazakar-Sünni kesimleri sisteme entegre ederken, CHP Alevileri entegre etme rolünü görmüştür. Milli Görüş çizgisi de merkez sağın tatmin edemediği İslami talepleri ehilleştirmiş ve inkar edilemez önemde geniş bir Kürt kitlesini de "din kardeşligi" bağlamında çatısı altında tutmayı bilmiş ve bir yerde, iktidara tek başına ya da en güçlü ortak olarak gelmediği sürece, emniyet sübabı rolu oynamıştır.
Statüko, dini ve etnik kimliklerin ancak özel alanlarda ifade edilmesine müsaade etmiş ve kamusal alanı da devletin alanı olarak tanımlamak yoluyla bu kimliklerin kendini ifade etme imkanlarını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Kamu hayatı, siyasal merkezin tanımladığı bir alandır ve orada farklı kimliklerin taleplerine ve kendilerini ifade etmelerine yer yoktur. Yerel olanın kamusal alan içinde yer almaması öngörülür. Kamusal alanın ayırdedici özelliği olarak görülen evrensel değerler ise demokrasi, özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi hususlar değil, daha çok çağdaşlık olarak görülen bir yaşam tarzının tercihi ve tekbiçimci ulus kimliğinin kuşatıcı kimlik olarak olarak görülmesidir. Evrensel olmak batılı ve ulus olmaktır.
Bir yerde çok partili dönemde, Türk siyasal hayatını, çevre ile merkez arasında bir gerilim olarak görmek mümkündür. Çevre, çok sınırlı parametreler içinde kendine tanınan imkanları kullanmak yoluyla taleplerini gerçekleştirmek isterken, merkez de ya ehilleştirerek ya da bastırarak çevrenin taleplerini dengeleme gayreti icinde olmuş ve bunun yarattığı gerilim darbelere giden yolu açmıştır. Bu sistemin direnç gücü kendi parametrelerini, kendisinin doğrulama ve meşrulaştırma aracı olarak kullanmasından ileri gelmektedir. Kamusal alana yönelik herhangi bir etnik ya da dini talep, içeriği ne olursa olsun, bölücü ve gericidir; çünkü parametreler öyle öngörmektedir. Bunun tartışılmasının bile toplumda ayrışmalara ve gerilimlere yolaçacağı varsayılır.
Sistemin değişime kapalı olması onun kendi iç çelişkisi ve kriz yaratıcı doğasını da ortaya koymaktadır. Evrensel olana yaklaşmak isterken de evrensel olandan uzaklaşmasının nedeni, bu kendi iç çeliskisi yüzündendir. Ayrıca statükonun beraberinde getirdiği rant sisteminin doğurduğu paylaşma mekanizması, içerisine yeni unsurlar dahil etmeye hazır da değildir. Zaman zaman ülkenin batısındaki metropol şehirlerdeki köklü sermayedar sınıfının, globalleşme süreçlerinin dışında kalmak istememekle beraber, devletçi sivil ve asker bürokratlarla ittifaka gitmesinin nedeni de budur. Sadece siyasal alanda değil, ekonomik ve kültürel alanlarda bile varolanın dışındakilerin pastadan pay talebine olumlu bakılmamaktadır. Bundan dolayı yeşil sermaye ve kravatlı yobaz retoriğinin, irtica söylemi içinde yer almasına da şaşırmamak gerekir. Başbakanın danışman kadrosunun "etnik çete" tabiriyle hakarete maruz kalmasına da saşırmamak gerekmektedir.
Görüldüğü üzere, mevcut şartlarda Türkiye'de siyaset iç ve dış hassas dengeler üzerine oturmaktadır. İçeride, insan kaynağı statükonun aleyhine olmakla beraber; hukuk yoluyla baskı, örgütlenmiş şiddet ve propaganda tekelini elinde bulundurması, statükocu güçlere dengeyi kendi lehlerine tutma şansı vermektedir. Bu durumda, statuko ile değişim talebinde olanlar arasında tam denge durumunun sağlanması için, dış etkenlerin desteğinin ister istemez, hükümetin de içinde olduğu, statüko karşıtı cephenin arkasına alma zorunluluğu vardır.
Ancak bunun önünde çeşitli engeller var: Birincisi, statüko karşıtı cephenin homojen olmaması, onları farklı amaçlar doğrultusunda farklı ittifaklara itebilmektedir. İkincisi, dışarıdan desteği aranan gücün bazı çıkarları, statükonunki ile uzlaşması durumunda, denge yine statüko lehine kaymaktadır. Statüko karşıtlarının dışarısıyla ittifak ararken kendisinin içeride vurulabilirliği onların elini kolunu bağlayan unsur olmaktadır. Statükonun rahatlıkla verdiği bir taviz, statuko karşıtlarınca verilince ihanet olarak değerlendirilebilmektedir. Üçüncüsü; statüko karşıtı cephenin zayıflığının farkında olan dış destek odakları, bu zayıflıktan kendi çıkarları için avantaj sağlamak yoluna gitmektedir. Dördüncüsü, dışarısı bazen kendi iç kamuoyu baskıları yüzünden karşılanması imkansız isteklerle de gelebilmektedir.
Tüm bu durumlar gözönüne alındığında, AK Parti iktidarının içinde olduğu kuşatılmışlık durumunu aşmaya muktedir olup olmadığı sorusu gündeme gelmektedir. Şu ana kadar gözlemlediğimiz gidişat, AK Parti'nin bu konuda inişli çıkışlı bir çizgi izlediğini göstermektedir. AB ile başlayan müzakerelerde takip edilecek yol ve elde edilecek sonuç hayati bir öneme sahiptir. O yüzden gereksiz efelenme tavırlarıyla geçici tepkiler, yerini rasyonel adımlara bırakmak zorundadır. Avrupa cephesinde elde edilecek olanlar, ister istemez ABD'den gelecek karşılanamaz istekleri de dengeleyecek, ABD, Avrupa'ya rağmen, statükonun en gerici unsurları ile ittifakı göze alamayabilecektir. Bu durum da bir süre daha başörtüsü ve İmam-Hatiplere katsayı sorununun ertelenmesini gerektirebilir. YÖK reformu konusu da bu iki husus dışarıda tutularak ele alınırsa, dışarıya meselenin "irtica" sorunu bağlamında sunulmasını imkansızlaştırır. Hükümetin kaçınması gereken bir husus da, psikolojik harekat milliyetçiliğinden endişelenerek, celladının (merkezin) ağzıyla konuşmakdır. Populist endişelerle milliyetçi söylem ve tavıra kayış, üstünde oturulan dalı kesmek gibi olacaktır.
Sunday, June 26, 2005
Devlet Değişimin Önünde Engel
Devlet Değişimin Önünde Engel
Levent Baştürk
Artık inkar edilemez bir gerçek olarak ortada ki, toplumun büyük bir kesimi statükodan hoşnut değil ve sistemde değişiklik talep ediyor. Değisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmaması ve çeşitli kesimlerin taleplerini diğerlerinden farklı konularda dile getirmesi, değisim taleplerinin gerçek boyutunun ne olduğunu ölçmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla başla savunmaya kararlı kesimlerin de inkar edemediği gerçek, artik deniz bitmiş ve statüko tıkanmıştır. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir şekilde kendini hissettirmektedir.
Ancak böyle bir ortamda güç sahipleri değişim taleplerine karşı hala belli zümreleri harekete geçirip sokağa dökebiliyorsa, bu da son yüz yıla hakim olan korku mentalitesinin an aşırı ırkçı motiflerle sömürülmesi ve bu sömürü üzerinde belli hassasiyetlerin harekete geçirilmesi sonucudur. Özellikle İmparatorluğun son çeyrek yüzyılında, Hıristiyan azınlıkların gerek milliyetçilik akımlarının etkisiyle bağımsızlık kazanma istemleri, gerekse dış devletlerin kışkırtmaları sonucu ayaklanmalari ve onları takip eden savaşlar sonucu devletin devamli toprak kaybına uğraması, Osmanlı askeri-bürokratik elitleri tarafindan kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'inin kuruluşunda ve devamında pek çok alanda kendini hissettiren bir kabus işlevi görmüştür. Bu kabusun neticesi olarak, farklılık korkulan bir fenomen olarak algılanmış ve farklılığa sebebiyet verecek her türlü unsurun önüne geçilmesi için aşamalı olarak çeşitli gayretler içerisinde olunmuştur.
Farklılıkların önüne geçmek icin düşünülen en köklü çare nüfusun homojenleştirilmesine calışılmasıdır. Bu cercevede ilk alınan tebdir, ülke topraklarının gayri-müslim unsurlardan arındırılmak istenmesi olmuştur. Yunanistan'la imzalanan mübadele anlaşması bu amaca büyük ölçüde hizmet etmiştir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nüfusu daha önceden Anadolu topraklarından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karşı da bir Türkleştirme politikası izleyecektir. Gerek bu Türkleştirme politikasının sonucu gerekse Varlık Vergisi hadisesine varan gelişmeler neticesinde Yahudi nüfusun önemli bir kısmı da Türkiye'den ayrılacak İsrail'e, Güney Amerika'ya ve ABD'ye yerleşecektir.
Ancak farklılıkların önüne geçme sadece ülkenin gayri-Muslim nüfustan arındırılmasıyla bitmemektedir. Müslüman nüfus da homojen bir yapı arzetmemektedir. Herşeyden önce İslam dininin pratigi açısından müslüman nüfus bölünmüş durumdadır. Radikal batıcı reformlar gerçekleştirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadroları, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektaşilik'i kendi kuracakları yeni rejim icin bir güvence olarak görmekle beraber, bir yandan da onlarda asırlardır gelişmiş olan ekalliyet (azınlık) şuurunu da bir tehlike unsuru olarak görmektedir. Bir yandan devletin benimseyeceği laiklik prensibi sayesinde bu kesimlerin bir yerde Sünni çoğunluğa karşı korumaya alınması sonucu rejime bir destek sağlanacağı hesabı yapılırken, öte yandan da Alevi ve Bektaşi kimliğini yaşatan kurumsal yapılar olan tarikatlar (Sünni olanlarıyla birlikte) yasaklanacaktır.
Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'nın kurulması ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi İslam'ın kuralları çerçevesinde faaliyet gösteren bir kurum gibi bir özellik göstermesi, yeni rejim tarafından Sünniliğin Aleviliğe karşı imtiyazlı kılındığı gibi bir sonuca varmaya yol açmaktadır. Diğer taraftan konuya biraz dikkatli bir bakış, madalyonun bize öte yüzünü göstermektedir: DİB, Sünni İslamı kontrol altında tutan ve ona yapılan müdaheleleri meşrulaştıran bir kurum olarak da işlev görmektedir. Bir başka bir ifadeyle, DİB vasıtasıyla devlet din işlerini sivil toplumun insiyatifinden almış ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin müdahele alanı içine sokmuştur. Tarikat yapılanmaları (Alevi olanları dahil) kendilerini yasal alanın dışına çıkararak, aslında bu müdahelenin dışında kalma fırsatı bulmuştur. Belli bir tarikat yapilanması içinde yer almıyan, toplumun çok önemli bir çoğunluğu, tamamen sivil topluma bırakılması gereken din alanında devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.
DİB'nın devlet bürokrasisi içinde yapılandırılması aynı zamanda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir düzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Türk kimliği veTürklük bilinci inşa etmek istemektedir. Ancak bu kimlik ve şuurun sınırları etnik taban üzerinde ve çerçevesi içinde belirlenmek istenmemiştir. Türklük ilk başta sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen ad olarak düşünülmüştür. Bu kimliğin asıl tanımlayıcı ögesi onun seküler karakteridir. Din bu kimliğin ana tanımlayıcısı olmaktan çıkacak, Türkiye'de yaşıyan insanların Türk diye anıldığı Batılı yeni bir ulus yaratılacaktır. Bu ilk etapta, etnik bir kökenden hareket ediyor gibi görünmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kökenleri ile de bir uyum içerisinde olmuştur. Içlerinden önemli bir kısmı Balkanlar'daki değişik müslüman etnik gruplara mensup olan bu insanların şoven bir Türk milliyetçiligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandığı seküler homojenleştiricilik açısından, bu projeyi kabul etmeyenlere karşı, etnik kökeni ne olursa olsun, bir ayrımcılığın dayatılacağı da aşikardı. Nitekim hem Kürt bölgelerinde hem Türk bölgelerinde ceşitli başkaldırılar olmuş ve bunlar zor kullanarak bastırılmıstır.
Ilk başta etnik yönü ağır basmamakla beraber, sonraları kurgulanmış yeni Türk kimliğinin bir etnik mecraya sapmaması imkansızdı. Bu imkansızlığın ilk sebebi, yukarıda değindiğimiz gibi, bu kimliğin homojenleştirici vasfı, yani onun inkarcılığıdır. Türkiye'de Türk olandan başkasının olmadığı iddiası kaçınılmaz olarak Türk olandan başkasının reddine yol açmıştır. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kürtler'e ilişkin olarak kendini hissettirecektir. Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar açısından durum daha farklıdır. Bir yerde bu etnik zümreler kaybettiklerini düşündükleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmişler, bu çerçevede de kendilerini kuşatıcı bir Türk kimliği içerisinde değerlendirmede o kadar çok ciddi bir sorun görmemişlerdir. Oysa Kürtler açısından farklı bir durum vardır. Onlar bu toprakların daha Türkler gelmeden önce yerlisi idiler. Ayrıca, bütün merkezi devlet anlayışına rağmen Osmanlı Devleti'nin Kürt bölgelerinde aşiret yapısına dayalı otonom bir idare şeklini devam ettirmesi, devletle ilişkilerinde Kürtler'de diğer yukarıda saydıklarımızdan farklı ve özerk bir aidiyet duygusunun gelişmesine yol acmıştır. Daha önce, Osmanlı'nın son dönemlerinde merkeziyetçi reformlara karşı direnen Kürtler, bu defa hem merkezi devlet yapısına, hem empoze edilen ve Kürtlüklerini inkar eden bir kimliğe karşı direnmişlerdir. Daha sonraları inşa edilmek istenen kimliğe tarihi kök bulma gayretleri (Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) bu kimlik arayışını ister istemez etnik bir mecraya da çekecektir. Bunda 1930'lu yıllarda Avrupa'da esen ırkçılık rüzgarları da etkili olacaktır.
Bu arada bir husus gözden kaçırılmamalıdır: bu etnik kimlik esasında Türk etnik kökeninden gelenlere karşı da ayrımcıdır. Eğer yeni kimliğin seküler karakteri kabullenilmemişse, Türk de Kürt kadar farklı ve tehlikeli olarak görülmüştür. O yüzden de "bölücülük" ve "irtica" başından itibaren birlikte değerlendirilen ve de bazen örtüşen tehlike unsurlarıdır. Bir yerde Batılı etno-seküler kimlik bir ayrımcılığın referans noktasını oluşturmuş, bu kimliği içselleştirmemiş olan zümreler sistemden (ister eğitimli olsunlar ister olmasınlar) soyutlanmak istenmiş, onların oyları hor görülmüş, Hasso-Hüsso, ayağı çarıklı, takunyalı, dağlı, kravatlı yobaz ve başka sıfatlarla anılmışlardır. Olan bir bakıma kültürel bir temel üzerine inşa edilen (siyasal güç, statü kazanımı ve iktisadi kazançla da pekişen) bir ırk ayrımıdır. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmiş etno-seküler Türk kimliğini içselleştirmiş "Beyaz Türk" zümreleri, diğer yanda da bu kimliğin dışında kalan "Zenci Türkler". Aslında her iki zümre de etnik olarak homojen ögelerden oluşmamakta. Onları ayıran husus, dayatılan kurgulanmış kimliği kabul etmekle, onu kısmen veya tamamen reddetmek...
Yukarıda yazılanlardan yola çıkarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmış etno-seküler Türk kimliği ve milli güvenlik anlayışı, Beyaz Türk elit mentalitesinin birbirinden ayrı ele alınması imkansız parçalarıdır. Farklılıklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak görülmemiş, devletin kurucu ideolojisi dışındaki ideolojiler de ya kuşku ile karsılanmış ya da düşman görülmüştür. Bu yüzden ne liberalizm ne de komünizm hoşgörüyle karşılanmıştır. Her ikisi de farklılaşmaya vesile olacak sebepler olarak görülmüş ve varlık göstermelerine müsaade edilmemiştir. Bu çerçeveden yola cıkarak, "Kemalizm demokrasiye bir geçiş aşamasıdır" şeklindeki görüşleri haklı görmek mümkün değildir. Yeni rejim aslında varolmuş ve pratiğe dökülmüş bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacağını görmüş ve onun önüne geçmek istemiştir. Bunu anlamak için Birinci Meclis örneğine bakmak gerekmektedir.
Birinci Meclis'in İkinci Grup'u, azınlıkta olmasına rağmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymuş ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini oluşturan Birinci Grup'un pek çok milletvekilinin oylarını pek çok oylamada ikna gücü yüksek ve demokrasi referanslı konuşmalarıyla etkilemeyi bilmiştir. Bu deneyimin yaratmış olduğu rahatsızlık, bir sonraki seçimlerde tamamen güdümlü bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmiştir. Buna rağmen, İkinci Meclis'te yeni bir muhalefet odaği ortaya çıkacak (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası); fakat o da bir vesile ile kapatılacaktır. İkinci Meşrutiyet sonrasında başlayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek coğalan her ceşidinden sivil toplum yapılanmaları da yasaklanacak, dernek hayatı bir kaç CHP güdümündeki dernekle sınırlandırılacaktır.
1945'den bu zamana kadar tecrübe ettiğimiz çok partili hayata rağmen bu yapı pek o kadar bir değişiklik gostermemiştir. Ortaya cikan sadece bir "hükümet-devlet ayrımı"dır. Mustafa Erdoğan'ın deyişiyle "Türkıye'deki cari siyasi rejim, ülkenin kaderinin yurttaşların seçilmiş temsilcilerinin elinde olmadığı, ulusun çıkarının onun demokratik temsilcileri tarafından kararlaştırılmadığı, seçimlerin sonuçları ne olursa olsun "çekirdek devlet"in daimi kadrosunun egemenliğinin hiç değişmeden kaldığı, demokratik olmayan bir rejimdir" (Rejim Sorunu, s. 62).
Parlamenter rejim görüntüsü altında, hükümetin devlet güdümünde gitmesinin sağlandığı, çok sınırlı ölçüde konjoktür gereği kendisine özerklik sağlandığı; ama sınırlar dışına çıkıldığına inanıldığında hemen gereken mudahelelerin hic cekinilmeden yapıldığı bir rejim sürdürülmektedir. Bu yapı bize 1950'den beri dört adet darbe armağan etmiştir: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Şu an AKP iktidarı döneminde yaşananlar da, bir yerde, 1950'den beri yaşanan hükümet-devlet ayrışmasının bir başka izdüşümüdür. Ancak, AKP'nin diğer devrelerden farklı olarak avantajı, oldukca müsait bir iç ve dış konjoktürü yakalamış olmasıdır. İç konjoktür artık sistemin tıkanmış olması ve içerideki taleplerin artık bastırılamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetçi manipülasyonlar bile, devlet elitine sadece geçici bir nefes aldırmaktadır. Dış konjoktür ise küreselleşme, AB üyeliği ve ABD'nin yeni bölgesel düzenlemeleri tarafından belirlenmekte ve tüm bunlar içeride birtakım revizyonları zorlamaktadır. AKP uygun bir rüzgar yakalamıştır; fakat şu ana kadar geminin rotasını doğru yöne çevirmede gereken tutarlılığı bir türlü gösterememiştir.
Levent Baştürk
Artık inkar edilemez bir gerçek olarak ortada ki, toplumun büyük bir kesimi statükodan hoşnut değil ve sistemde değişiklik talep ediyor. Değisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmaması ve çeşitli kesimlerin taleplerini diğerlerinden farklı konularda dile getirmesi, değisim taleplerinin gerçek boyutunun ne olduğunu ölçmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla başla savunmaya kararlı kesimlerin de inkar edemediği gerçek, artik deniz bitmiş ve statüko tıkanmıştır. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir şekilde kendini hissettirmektedir.
Ancak böyle bir ortamda güç sahipleri değişim taleplerine karşı hala belli zümreleri harekete geçirip sokağa dökebiliyorsa, bu da son yüz yıla hakim olan korku mentalitesinin an aşırı ırkçı motiflerle sömürülmesi ve bu sömürü üzerinde belli hassasiyetlerin harekete geçirilmesi sonucudur. Özellikle İmparatorluğun son çeyrek yüzyılında, Hıristiyan azınlıkların gerek milliyetçilik akımlarının etkisiyle bağımsızlık kazanma istemleri, gerekse dış devletlerin kışkırtmaları sonucu ayaklanmalari ve onları takip eden savaşlar sonucu devletin devamli toprak kaybına uğraması, Osmanlı askeri-bürokratik elitleri tarafindan kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'inin kuruluşunda ve devamında pek çok alanda kendini hissettiren bir kabus işlevi görmüştür. Bu kabusun neticesi olarak, farklılık korkulan bir fenomen olarak algılanmış ve farklılığa sebebiyet verecek her türlü unsurun önüne geçilmesi için aşamalı olarak çeşitli gayretler içerisinde olunmuştur.
Farklılıkların önüne geçmek icin düşünülen en köklü çare nüfusun homojenleştirilmesine calışılmasıdır. Bu cercevede ilk alınan tebdir, ülke topraklarının gayri-müslim unsurlardan arındırılmak istenmesi olmuştur. Yunanistan'la imzalanan mübadele anlaşması bu amaca büyük ölçüde hizmet etmiştir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nüfusu daha önceden Anadolu topraklarından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karşı da bir Türkleştirme politikası izleyecektir. Gerek bu Türkleştirme politikasının sonucu gerekse Varlık Vergisi hadisesine varan gelişmeler neticesinde Yahudi nüfusun önemli bir kısmı da Türkiye'den ayrılacak İsrail'e, Güney Amerika'ya ve ABD'ye yerleşecektir.
Ancak farklılıkların önüne geçme sadece ülkenin gayri-Muslim nüfustan arındırılmasıyla bitmemektedir. Müslüman nüfus da homojen bir yapı arzetmemektedir. Herşeyden önce İslam dininin pratigi açısından müslüman nüfus bölünmüş durumdadır. Radikal batıcı reformlar gerçekleştirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadroları, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektaşilik'i kendi kuracakları yeni rejim icin bir güvence olarak görmekle beraber, bir yandan da onlarda asırlardır gelişmiş olan ekalliyet (azınlık) şuurunu da bir tehlike unsuru olarak görmektedir. Bir yandan devletin benimseyeceği laiklik prensibi sayesinde bu kesimlerin bir yerde Sünni çoğunluğa karşı korumaya alınması sonucu rejime bir destek sağlanacağı hesabı yapılırken, öte yandan da Alevi ve Bektaşi kimliğini yaşatan kurumsal yapılar olan tarikatlar (Sünni olanlarıyla birlikte) yasaklanacaktır.
Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'nın kurulması ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi İslam'ın kuralları çerçevesinde faaliyet gösteren bir kurum gibi bir özellik göstermesi, yeni rejim tarafından Sünniliğin Aleviliğe karşı imtiyazlı kılındığı gibi bir sonuca varmaya yol açmaktadır. Diğer taraftan konuya biraz dikkatli bir bakış, madalyonun bize öte yüzünü göstermektedir: DİB, Sünni İslamı kontrol altında tutan ve ona yapılan müdaheleleri meşrulaştıran bir kurum olarak da işlev görmektedir. Bir başka bir ifadeyle, DİB vasıtasıyla devlet din işlerini sivil toplumun insiyatifinden almış ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin müdahele alanı içine sokmuştur. Tarikat yapılanmaları (Alevi olanları dahil) kendilerini yasal alanın dışına çıkararak, aslında bu müdahelenin dışında kalma fırsatı bulmuştur. Belli bir tarikat yapilanması içinde yer almıyan, toplumun çok önemli bir çoğunluğu, tamamen sivil topluma bırakılması gereken din alanında devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.
DİB'nın devlet bürokrasisi içinde yapılandırılması aynı zamanda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir düzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Türk kimliği veTürklük bilinci inşa etmek istemektedir. Ancak bu kimlik ve şuurun sınırları etnik taban üzerinde ve çerçevesi içinde belirlenmek istenmemiştir. Türklük ilk başta sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen ad olarak düşünülmüştür. Bu kimliğin asıl tanımlayıcı ögesi onun seküler karakteridir. Din bu kimliğin ana tanımlayıcısı olmaktan çıkacak, Türkiye'de yaşıyan insanların Türk diye anıldığı Batılı yeni bir ulus yaratılacaktır. Bu ilk etapta, etnik bir kökenden hareket ediyor gibi görünmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kökenleri ile de bir uyum içerisinde olmuştur. Içlerinden önemli bir kısmı Balkanlar'daki değişik müslüman etnik gruplara mensup olan bu insanların şoven bir Türk milliyetçiligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandığı seküler homojenleştiricilik açısından, bu projeyi kabul etmeyenlere karşı, etnik kökeni ne olursa olsun, bir ayrımcılığın dayatılacağı da aşikardı. Nitekim hem Kürt bölgelerinde hem Türk bölgelerinde ceşitli başkaldırılar olmuş ve bunlar zor kullanarak bastırılmıstır.
Ilk başta etnik yönü ağır basmamakla beraber, sonraları kurgulanmış yeni Türk kimliğinin bir etnik mecraya sapmaması imkansızdı. Bu imkansızlığın ilk sebebi, yukarıda değindiğimiz gibi, bu kimliğin homojenleştirici vasfı, yani onun inkarcılığıdır. Türkiye'de Türk olandan başkasının olmadığı iddiası kaçınılmaz olarak Türk olandan başkasının reddine yol açmıştır. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kürtler'e ilişkin olarak kendini hissettirecektir. Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar açısından durum daha farklıdır. Bir yerde bu etnik zümreler kaybettiklerini düşündükleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmişler, bu çerçevede de kendilerini kuşatıcı bir Türk kimliği içerisinde değerlendirmede o kadar çok ciddi bir sorun görmemişlerdir. Oysa Kürtler açısından farklı bir durum vardır. Onlar bu toprakların daha Türkler gelmeden önce yerlisi idiler. Ayrıca, bütün merkezi devlet anlayışına rağmen Osmanlı Devleti'nin Kürt bölgelerinde aşiret yapısına dayalı otonom bir idare şeklini devam ettirmesi, devletle ilişkilerinde Kürtler'de diğer yukarıda saydıklarımızdan farklı ve özerk bir aidiyet duygusunun gelişmesine yol acmıştır. Daha önce, Osmanlı'nın son dönemlerinde merkeziyetçi reformlara karşı direnen Kürtler, bu defa hem merkezi devlet yapısına, hem empoze edilen ve Kürtlüklerini inkar eden bir kimliğe karşı direnmişlerdir. Daha sonraları inşa edilmek istenen kimliğe tarihi kök bulma gayretleri (Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) bu kimlik arayışını ister istemez etnik bir mecraya da çekecektir. Bunda 1930'lu yıllarda Avrupa'da esen ırkçılık rüzgarları da etkili olacaktır.
Bu arada bir husus gözden kaçırılmamalıdır: bu etnik kimlik esasında Türk etnik kökeninden gelenlere karşı da ayrımcıdır. Eğer yeni kimliğin seküler karakteri kabullenilmemişse, Türk de Kürt kadar farklı ve tehlikeli olarak görülmüştür. O yüzden de "bölücülük" ve "irtica" başından itibaren birlikte değerlendirilen ve de bazen örtüşen tehlike unsurlarıdır. Bir yerde Batılı etno-seküler kimlik bir ayrımcılığın referans noktasını oluşturmuş, bu kimliği içselleştirmemiş olan zümreler sistemden (ister eğitimli olsunlar ister olmasınlar) soyutlanmak istenmiş, onların oyları hor görülmüş, Hasso-Hüsso, ayağı çarıklı, takunyalı, dağlı, kravatlı yobaz ve başka sıfatlarla anılmışlardır. Olan bir bakıma kültürel bir temel üzerine inşa edilen (siyasal güç, statü kazanımı ve iktisadi kazançla da pekişen) bir ırk ayrımıdır. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmiş etno-seküler Türk kimliğini içselleştirmiş "Beyaz Türk" zümreleri, diğer yanda da bu kimliğin dışında kalan "Zenci Türkler". Aslında her iki zümre de etnik olarak homojen ögelerden oluşmamakta. Onları ayıran husus, dayatılan kurgulanmış kimliği kabul etmekle, onu kısmen veya tamamen reddetmek...
Yukarıda yazılanlardan yola çıkarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmış etno-seküler Türk kimliği ve milli güvenlik anlayışı, Beyaz Türk elit mentalitesinin birbirinden ayrı ele alınması imkansız parçalarıdır. Farklılıklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak görülmemiş, devletin kurucu ideolojisi dışındaki ideolojiler de ya kuşku ile karsılanmış ya da düşman görülmüştür. Bu yüzden ne liberalizm ne de komünizm hoşgörüyle karşılanmıştır. Her ikisi de farklılaşmaya vesile olacak sebepler olarak görülmüş ve varlık göstermelerine müsaade edilmemiştir. Bu çerçeveden yola cıkarak, "Kemalizm demokrasiye bir geçiş aşamasıdır" şeklindeki görüşleri haklı görmek mümkün değildir. Yeni rejim aslında varolmuş ve pratiğe dökülmüş bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacağını görmüş ve onun önüne geçmek istemiştir. Bunu anlamak için Birinci Meclis örneğine bakmak gerekmektedir.
Birinci Meclis'in İkinci Grup'u, azınlıkta olmasına rağmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymuş ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini oluşturan Birinci Grup'un pek çok milletvekilinin oylarını pek çok oylamada ikna gücü yüksek ve demokrasi referanslı konuşmalarıyla etkilemeyi bilmiştir. Bu deneyimin yaratmış olduğu rahatsızlık, bir sonraki seçimlerde tamamen güdümlü bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmiştir. Buna rağmen, İkinci Meclis'te yeni bir muhalefet odaği ortaya çıkacak (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası); fakat o da bir vesile ile kapatılacaktır. İkinci Meşrutiyet sonrasında başlayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek coğalan her ceşidinden sivil toplum yapılanmaları da yasaklanacak, dernek hayatı bir kaç CHP güdümündeki dernekle sınırlandırılacaktır.
1945'den bu zamana kadar tecrübe ettiğimiz çok partili hayata rağmen bu yapı pek o kadar bir değişiklik gostermemiştir. Ortaya cikan sadece bir "hükümet-devlet ayrımı"dır. Mustafa Erdoğan'ın deyişiyle "Türkıye'deki cari siyasi rejim, ülkenin kaderinin yurttaşların seçilmiş temsilcilerinin elinde olmadığı, ulusun çıkarının onun demokratik temsilcileri tarafından kararlaştırılmadığı, seçimlerin sonuçları ne olursa olsun "çekirdek devlet"in daimi kadrosunun egemenliğinin hiç değişmeden kaldığı, demokratik olmayan bir rejimdir" (Rejim Sorunu, s. 62).
Parlamenter rejim görüntüsü altında, hükümetin devlet güdümünde gitmesinin sağlandığı, çok sınırlı ölçüde konjoktür gereği kendisine özerklik sağlandığı; ama sınırlar dışına çıkıldığına inanıldığında hemen gereken mudahelelerin hic cekinilmeden yapıldığı bir rejim sürdürülmektedir. Bu yapı bize 1950'den beri dört adet darbe armağan etmiştir: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Şu an AKP iktidarı döneminde yaşananlar da, bir yerde, 1950'den beri yaşanan hükümet-devlet ayrışmasının bir başka izdüşümüdür. Ancak, AKP'nin diğer devrelerden farklı olarak avantajı, oldukca müsait bir iç ve dış konjoktürü yakalamış olmasıdır. İç konjoktür artık sistemin tıkanmış olması ve içerideki taleplerin artık bastırılamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetçi manipülasyonlar bile, devlet elitine sadece geçici bir nefes aldırmaktadır. Dış konjoktür ise küreselleşme, AB üyeliği ve ABD'nin yeni bölgesel düzenlemeleri tarafından belirlenmekte ve tüm bunlar içeride birtakım revizyonları zorlamaktadır. AKP uygun bir rüzgar yakalamıştır; fakat şu ana kadar geminin rotasını doğru yöne çevirmede gereken tutarlılığı bir türlü gösterememiştir.
Tuesday, June 21, 2005
"Sözde Demokratik Cumhuriyet"
"Sözde Demokratik Cumhuriyet"*
Levent Baþtürk
Cumhuriyetin yetmiþbeþinci kuruluþ yýldönümü vesilesiyle yaptýðý konuþmada dönemin Genel Kurmay Baþkaný Hüseyin Kývrýkoðlu "sözde aydýnlar"dan þikayet etmiþ ve liberal demokrat aydýnlarý "irtica" ve "bölücülük"ün yanýsýra en büyük tehlike ilan etmiþti. O günden bugüne, statüko çevrelerinin dilinden düþurmediði bu "sözde" sýfatý, cumhuriyetin demokratik niteliðini sorgulamaya yönelik her sorun ya da olgunun baþýna getirilmeye baþladý: sözde Ermeni sorunu, sözde baþörtüsü sorunu, sözde Kürt sorunu, sözde insan haklarý sorunu, sözde sivil toplum örgütleri, vs. Son olarak da içinde bulunduðumuz dönemin Genel Kurmay Baþkaný Hilmi Özkök, Mersin'deki Nevruz kutlamalarý sýrasýnda bayrak yakýldýðý rivayetleri üzerine yayýnladýðý bildiride, "sözde vatandaþlar" sözünü kullanarak, "sözde" sýfatýnýn kullaným alanýnýn geniþlemesine ve geliþmesine katkýda bulunmuþ olacaktý. Kelimenin artýk býr sýfat olmaktan çýkýp bir kavram olmaya doðru doðru dönüþüm geçirdiðini iddia etmek mümkündü. Bu arada pek çok insanýn gözünden kaçan þu oldu: Bu konuþmasý ile Özkök býr etnik zümreyi diðerine karþý kýþkýrtma ve kamu güvenliðini tehlikeye sokma riskini üzerine almaktan çekinmemiþti. Üstelik bu konuþmasý ile ceza kanununun 312'nci maddesine göre suç iþlemiþ olmaktaydý. Ancak bu kanun statukoyu eleþtirenleri keyfi olarak yargýlamak amacýyla iþletilen bir kanun olduðu için, doðal olarak Özkök'ü baðlamayacaktý.
"Sözde" sýfat-kavramýnýnýn bu kadar yaygýn olmasýnýn arkasýnda yatan temel neden statükodan çýkarý olan devlet elitinin dýþlayýcý, inkar edici, farklý olaný aþaðýlayýcý ve deðiþime karþýt tutumlarýdýr. Onlara göre Mustafa Kemal tarafýndan kurulmuþ olan cumhuriyet demokrasi, baðýmsýzlýk, özgürlük, hoþgörü ve akýlcýlýk gibi ögeleri kendi içinde taþýmaktadýr. Kemalizm'in ortaya koymuþ olduðu bakýþ açýsý dýþýnda baþka bir görüþ ve pratiðe gerek yoktur. Dolayýsýyla talep edilecek ve tanýnmasý gereken haklarýn varlýðý da söz konusu olamaz. Bu anlayýþ otomatik olarak Kemalist tahayyül dýþýnda kalan her türlü farklý olma talebini inkar ve ret edecektir. Bu durum Kemalist düþünce dýþýnda kalan her türlü düþünce için de geçerlidir. Statükonun ve Kemalist anlayýþýn çizdiði dar alanýn dýþýnda var gibi görünen düþünceleri ve farklýlýk taleplerini aslýnda var gösteren dýþ güçlerin oyunlarý ve kýþkýrtmalarýdýr. Bir baþka deyiþle, Ýslami kesimin kamusal alanda kendini ifade etmeye yönelik talepleri ile, Kürt kimliðinin siyasal ve sosyal alanda temsiline yönelik taleplerin arkasýnda söylenenin dýþýndaki sebepleri aramak gerekmektedir.
Bu inkarýn arkasýnda yatan gerçek neden, devlet elitinin statuko sayesinde cumhuriyeti kendi mülkü gibi kontrol etme gücünü elýnde tutmasýndan baþka þey deðildir. Bu gücü kaybetmek istememektedir. Öte yandan aydýnlarýn liberal demokrat söylemi ve Islami kesimin ve Kürtler'in demokratik talepleri statükoya doðrudan yönelmiþ sorgulama niteliðini taþýmaktadýr. Bu durumda sorgulamaya yanaþmayan ve yeni bir toplumsal uzlaþma ve sözleþme gereðini inkar eden statükocu güçler için inkar ve karþýsýndakini düþman olarak görmekten baþka yol kalmamaktadýr. Ýnkar, ötekileþtirme, insan haklarý ihlalleri, toplumsal çatýþma, homojenleþtirici toplum mühendisliði ve milli birlik ve bütünlük retoriði birarada ve birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak yer almaktadýr.
Yukarýda söylenenlerin tümü sistem içinde ordunun oynadýðý merkezi rol çerçevesinde göz önüne alýndýðýnda, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik ve laik bir devlet olarak deðerlendirilmesini imkansýz kýlmaktadýr. Ortada olan bir merkezi, otoriter ve pretoryen (askeri) cumhuriyettir.
Pretoryen bir yapýda ordu, kaðýt üzerinde ona baðýmlý görünse bile, sivil siyasal yapýdan baðýmsýzdýr ve kendi baðýmsýz siyasi gücünü ya güç kullanýmý tehditi ya da doðrudan kullanýmý yoluyla hissettirir. Pretoryen otoriter devlet toplumun dýþýnda ve üzerindedir; fakat kendi bekasý için kitleleri mobilize eden bir unsur olarak milliyetçiliði siyasal sermaye olarak yoðun biçimde kullanýr. Öte yandan, yeni sosyal güçleri etkili bir biçimde sisteme entegre etmedeki basarýsýzlýðý onu hegemonya krizine sokar. Hegemonya krizinin aðýrlaþtýðý þartlarda doðrudan veya dolaylý baský kullanýmý, toplumu idare etme biçimi olarak kendini gösterir. Bu güç kullanýmýný meþrulaþtýrmada coðu zaman baþvurulan gerekçe ulusal çýkar, ulusal güvenlik ve ulusal bütünlüðün saðlanmasýdýr. Bu yapý içinde izin verilen demokratikleþme haliyle çok sýnýrlý kalacaktýr.
Devlet gücünü elinde tutanlar demokrasi, özgürlük ve hoþgörünün sýnýrlarýný tayin etme hakkýný sadece kendilerinde görürler. Siyasal partiler ve sivil toplum örgütleri sisteme bir meydan okuma sergilemedikçe ve parametreleri zorlamadýkça tahammül edilebilir. Bu yapý içinde, eðer sistemin parametrelerine ters düþüyorsa, siyasal çoðulculuðun, kültürel ve siyasal haklarýn ve özerk dini alan anlayýþýnýn yeri yoktur. Bunlarýn talebi de pretoryen elit ve onlarýn müttefiklerinin gözünde bir ihanettir. Türkiye siyasal gerçekliðinin baglamýnda olaya baktýðýmýzda, Kemalizm'e yönelik eleþtirilere statükocu güçlerce bir ihanet olarak bakýlmasý, yukarýdaki açýklamalar ýþýðýnda daha iyi anlaþýlmaktadýr; çünkü Kemalizm statükonun meþruiyetinin temelidir. Yurtseverlik ve vatanseverlik gibi kavramlar bu anlam çerçevesi içinde tanýmlanýr ve sunulur. Bu noktada "tetikçiler"in rolü çok belirgin olarak ortadadýr.
Tetikçiler kurulu proteryen siyasal yapý ve onun neticesi olan yaðma düzeninde medyada, akademi dünyasýnda ve yargýda önemli yerler iþgal etmektedirler. Etiketi "köþe yazarý" olan tetikçinin köþesi onun için siper, kalemi de iftira, hakaret ve küfür ateþleyen bir silahtýr. Bir hukuk kurumu deðil, bir siyasal baský mekanizmasý iþlevi gören yargý siyasal muhalefete karþý kullanýlan en etkili saldýrý aracýdýr. Subjektif siyasal kýstaslara dayalý keyfi mahkeme kararlarý siyasi partilerin, insan haklarý savunucularýnýn ve aydýnlarýn kafasýna inmeye hazýr balyoz gibi beklemektedir. Ünýversitelerin baþýna getirilmiþ kiþilerin ayýrt edici nitelýkleri onlarýn bilim adamlýklarý deðil; baþörtülü kýz öðrencilerin karþýsýna geçmiþ bir infaz mangasý gibi hareket etmeleridir. Pretoryen cumhuriyetin bekasý için vatansever kýlýðýna bürünmüþ bütün tetikçiler bütün gayretlerini seferber etmiþ durumdadýr.
Yukarýda proteryen devletin özelliklerinden söz ederken onun belli býr kitleyi mobilize etme yeteneðinden ve bunun için milliyetçiliði bir siyasal sermaye olarak kullandýðýndan söz ettik; ama uzerinde durmadýk. Bu husus, rejimin bütün sorunlarýna raðmen hala ayakta kalabilmesini saðlayan belki de en büyük dayanaktýr. Rejim kitle desteðini iki toplumsal fay hattýnýn yarattýðý gerilimlerden almaktadýr. Birincisi, farklý hayat tarzlarý üzerinde oluþmuþ laik-dindar gerilimi; ikincisi ise seksen yýldýr eðitim kurumlarý ve medya aracýlýðý ile beslenmiþ olan dýþ tehditler ve bölünme korkusunun ortaya çýkardýðý gerilim. Bu iki toplumsal fay hattý üzerinde kasýtlý olarak artýrýlan gerilim pretoryan güçlere toplum üzerinde bir savaþ yönetim modeli ve psikolojik savaþ teknikleri uygulama imkaný vermektedir. Ali Bayramoðlu'nun ifadesi ile sivil toplum kuruluþlarý kisvesi altýnda askeri vesayet sisteminin lojistik destek merkezi olarak faaliyet gösteren toplum kesimleri sayesinde bir psikolojik savaþ yürütülmekte ve sivil alana askeri refleksler kazandýrýlmaktadýr. Býr baþka deyiþle, sivil alan da proteryenleþmektedir. Son günlerde bizzat Demirel'in orkestra þefliðinde baþlatýlan, Baykal'la týrmandýrýlan ve rektörler aracýlýðýyla doruða çýkarýlan baþörtüsü gerilimi ve bayrak simgeleþtirilerek kabartýlan, Ertuðrul Kürkçü'nün psikolojik harekat milliyetçiliði olarak adlandýrdýðý, "sözde vatandaþ" nitelemesi ile doruða çýkarýlan milliyetçi dalga, 28 Þubat'la iyice pekiþmiþ olan proteryen otoriterliðin kalmakta ýsrarlý oldugunun býr isaretidir. Açýk hedef hiç þüphe yok ki Avrupa Birliði odaklý deðiþim dalgasýný durdurmakmaktýr. AK Parti iktidarýnýn Meclis'ten yeni geçirmiþ olduðu ceza kanunu da adeta AB yolunda giriþilmiþ bütün reformlarý geçersiz kýlacak þekilde siyasallaþmýþ yargýnýn keyfýliðini daha da artýran bir nitelik taþýmak suretiyle egemenlerin ekmeðine yað sürmüþ olmaktadýr.
20 Haziran 2005
* Bu yazi www.diyarbekir.net'de yayinlanmistir.
http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=24
Saturday, June 18, 2005
BUYUKANIT PASA, ESARP-TURBAN ARASINDA UYGUN CIZGI VE SIYASET VE TARIHE MINDERSEL YAKLASIM
BUYUKANIT PASA, ESARP-TURBAN ARASINDA UYGUN CIZGI VE SIYASET VE TARIHE MINDERSEL YAKLASIM
LEVENT BASTURK
Kara Kuvvletleri Komutani Yasar Buyukanit'in iki gun once esarp konusunda soyledigi sozler* medyada epey yer yapti. Dun bazi kose yazarlarinin bu konusma uzerinde bazi yorumlar yaptigi gozden kacmadi.. Fakat herkesin konuya "egemenlere gore neyin caiz neyin caiz olmadigi noktasindan bakmasi, Buyukanit'in sozleri uzerinde acil durulmasi gereken yonlerin gozden kacmasina sebep oldu. Pesinden de bir haber portalinda okudugum** (guresci sandigi) Ermenilere yaptigi minderden kacmama daveti, Buyukanit'in meselelere yaklasmada ne kadar genis ufuklu! oldugu konusunda beni endiselere sevketti dogrusu. Asagida musaadenizle, sizlerle Buyukanit pasanin sozlerine dair yapmis oldugum bir metin analizini paylasacagim.
***
Uc bes cumlelik konusmada uc kere "sey" demis pasamiz.. Bizim ortaokul Turkce ogretmenimizi hatirladim bu satirlari okuyunca. Ne zaman biri ustuste "sey" dese, hemen "sey ne?" diye mudahele eder, "sey sey diyerek Turkce konusulmaz; o seyin adi olur" derdi.
Birakin ustuste tekrarlanan "sey" kelimesini, daha vahim olan durum cumlelerin anlamlari dusunulunce, sozlerin nereye gittiginin belli olmamasi. Simdi bakalim:
"yoksa eþarba hiç kimse bir þey demez."
Ogreniyoruz ki, esarp ile basortusu farkli. Ve pasamizin gicigi esarpa degil. Ote yandan ise, bugunku bazi kose yazisi yorumlarindan anladigimiz, aslinda bu olay bir replika. Gecen sene de, aralarinda Ataturk Universitesi'nin de yer aldigi, cesitli universitelerde vuku bulmus. Ancak bu sene bu olay, belki de baska bir basortusu tartismasi uzerine oturdugu icin, cok tepki cekmis durumda ve devletin sahipleri ile onlarin papagani simdi vaziyet kurtarmaya calisiyor. Ama butun bunlardan daha onemlisi su sorulara aranacak cevaplar: Esarp ve turbanin ne oldugunu tanimlama hakkina kim sahip ve devletin ve onun sahiplerinin yapacak baska isi kalmadi da artik bunun tanimlanmasina mi soyundular? Bu devletin isi mi?
Simdi su ifadeye bakalim:
"Biraz fazla abartýldý. Olmasa daha iyi."
Abartilan nedir? Kapidaki adamin kendine verilen emri abartili bie sekilde uygulamasi mi; yoksa bu yapilana karsi olan tepkiler mi? Eger ikincisi ise, aslinda Buyukanit haksiz uygulamaya, cok kuvvetli olmasa da, bir destek veriyor. Ote yandan, hesaba katmadigi baska bir husus var: Esit vatandas muamelesi gormeyen bu annenin oglunu, statukoyu guclendirmek icin devam eden ve fakat gercekler ortuldugu icin baska turlu lanse ettirilen bir kirli savasta kaybederken olanlara "vatan borcu" kilifi gecirilmesi ve o annenin kendini bununla teselli etmesinin istenmesi. Bu vatan nasil vatan ki kendi icin olen evlat yetistiren anneyi basindaki esarp yuzunden, baska bir baglamda, hor gormekte? Pesinden ekliyor: "Olmasa daha iyi." Yani, olmus bir kere, artik uzatmayin demek istiyor. Biraz daha ileri goturursek, herhalde "kapayin artik cenenizi" anlamina gelecek. Sonra tutmus, rektoru, sanki bu islerden sorumlu degilmis gibi, aklamaya calisiyor. Oysa rektorun basina yaptigi aciklama ortada. Anlasilan Buyukanit gazete filan okumuyor.
Bakin benim hosuma en cok giden cumle su:
"Böyle toplumun tansiyonunu yükseltecek þeylerden kaçýnmak lazým."
Nereye cekersen cek. Kim tansiyonu yukselten? Esarpli anne ile nineye yol vermeyenler mi yoksa bu olaylari haber yapanlar ve koselerine tasiyip "artik bu is kabak tadi verdi" diye tepki gosterenler mi? Yoksa Sezar'a tepki olsun diye Cankaya'ya yuruyenler mi? Yillardir suren bir magduriyetin sorumlulari mi tansiyonu yukselten, yoksa magdurlar mi? Bu "sey"li cumlenin pesinden bir baskasi gelmis:
"Ama tabii bazý þeylerde de kararlý olmak lazým."
Nedir bu kararli olunmasi gereken SEY? Yasaklar mi? Ne demek kararli olmak? Siz bir yandan insanlarin baslarina orttugu bir bez yuzunden egitim haklarini ellerinden aliyor ve insan icine istedikleri gibi cikma haklarina engel olma kararliligini kendinizde goruyorsunuz... Ote yandan bu insanlardan, sizin gibi bes tane cumleyi "sey" sozunu kullanmadan kuramayan birine evlatlarini teslim ederek, "al, cani ve kani sana helal" demelerini bekliyorsunuz... Bu mentalitenin ancak tek bir aciklamasi olabilir: Siz kendinizi bu vatanin sahibi gorup, insanlarin neyi nasil giyeceklerine bile karar verme hakkini kendinizde goruyorsunuz. Ortada esit vatandaslik iliskisi yok. Cunku karsinizdakinin size hayir deme hakki yok; ama sizin ona var. Eger o vatandassa sizin onun ustunde olan biri olmaniz, vatanin sahibi olmaniz lazim. Eger ortak vatandaslarsaniz, o kiyafetine karistiginiz insanin da, size "sen benim basortumle ugrastikca, benim evladimi benden isteme hakkin olamaz" diyebilmesi lazim. Diyemedigine gore, yasalar onunde esit iki vatandas iliskisi degil sozkonusu olan. Kisla kulturu ile yogrulmus bir toplumda sizin hegemonyanizin sizin gorev alanlariniz disinda bile devam etmesinden baska bir durum yok ortada.
Asagidaki cumle ise guzel bir "zeytinyagi" ornegi.
"Ama o çizgiyi, tabii yöneticilerin uygun yerden çizmesi lazým."
Etme pasam; artik bu kadar laftan sonra, bu memleketin gozler onunde acik secik serili tarihinden sonra bizi cocuk yerine koyma. Kimmis "o cizgiyi uygun yerden cizecek"ler? Memlekette bu sifata haiz olan kimler acaba? Sonra nedir "o cizgi"? Ve de "ygun yer"?
Seyler, cizgiler ve uygun yerlerin pesinden, Lubnan'da Basbakani protesto eden Ermeniler'e yonelik soylenen laflar da baska bir derinlik sergiliyor dogrusu.
"Guresciysen mindere cik."
Bakin, siyasetcileri begenmedikleri icin siyaseti yonlendirmeye cikmis bir kurumun en tepesinde yer alan kisilerden birinin siyasete yaklasimi ve bakisini sergileyen metafora. Arkercil ve pazu gucune dayali anlayis politik bir meseleye ancak bu kadar yansir. Tamam, anladik, pasamizin referansi, pek begenmedigi Basbakanimizin, iki tarafin tarihcilerinin biraraya gelmesi konusundaki davetinedir. Davet her ne kadar ilmi bir caba sonucu gerceklerin ortaya konmasi uzerine ise de, meselenin ozunde politik olmasi gercegini degistirmiyor. Politikanin ne oldugunu, onu siyasetcilere ve topluma birakmayacak kadar onemseyen bir kurumun en tepesindeki insanlardan birinin bilmesi gerekmez mi? Politika bilen biri boyle mi yaklasir bir meseleye?
Hadi bir an icin siyaset uzerine degil de, meselenin bilimsel olarak aydinlanmasi uzerine vurgu yaptigini kabul edelim. Bilimsel ugrasi icin uygun terimler sizce "gures" ve "minder" mi?
Artik toplum olarak hak ve hukuk uzerine dusunmemizin, onlari talep etmemizin ve iki lafi biraraya bile getiremeyen insanlarin bizlere, sirf tasidiklari unvanlardan yola cikarak, dogrunun ne oldugunu dikte etmelerine dur dememizin zamani gelmedi mi? Daha ne kadar celladimiza gulumserken birbirimizi kirip tuketecegiz?
* http://www.sabah.com.tr/2005/06/17/siy101.html
(...)
ABARTILI OLMUÞ
"Ama aldýðým bilgi þu: Kapýdaki bir görevlinin þeyi, yoksa eþarba hiç kimse bir þey demez. Bir iletiþim kopukluðu. Biraz fazla abartýldý. Olmasa daha iyi. Sayýn Rektörümüz, üniversitenin kapýsýnda kýyafet kontrolü mü yapýyor. Ýçerde törenle ilgili þeyleri yapýyordur. Böyle toplumun tansiyonunu yükseltecek þeylerden kaçýnmak lazým. Ama tabii bazý þeylerde de kararlý olmak lazým. Ama o çizgiyi, tabii yöneticilerin uygun yerden çizmesi lazým.'' Org. Büyükanýt, Erdoðan'ýn türban konusunda "Gerekirse referanduma gideriz" açýklamasýnýn hatýrlatýlmasý üzerine ise, "Asker olarak benim bu konuda yorum yapmam doðru olmaz" dedi.
** http://www.haberx.com/n/195761/buyukanittan-ermenilere-guresciysen-mindere-cik.htm
Büyükanýt'tan Ermeniler'e: 'Güreþçiysen, mindere çýk'
Orgeneral Yaþar Büyükanýt, Lübnan'daki Ermeni olaylarýyla ilgili, "Neden kaçar insan? Bakýn, Türkiye (haydi) diyor, (çýk meydana) diyor. Bir pehlivan düþünün. Birisi meydana çýkýyor. Birisi ise meydana çýkmaktan korkuyor ve güreþçiyim diyor. Güreþçiysen, mindere çýk. Kendine güvenmediði için, haklý olmadýðý için." dedi.
Thursday, August 05, 2004
MHP ve Generaller: MHP Ideolojisinin Geregini Yapiyor!..
MHP ve Generaller: MHP Ideolojisinin Geregini Yapiyor!..
Levent Basturk
5 Agustos 2004
MHP'nin 313 generale gonderdigi "uyari yapiniz" cagrisina pek cok kesimden tepki geldi ve MHP'nin yaptiginin demokratik bir rejimde bir siyasi partinin yapmamasi gereken bir sey oldugu uzerine vurgu yapildi. Isin gercegi, beni sasirtan MHP'nin yaptigi degil, cagriya gelen bu gelen tepkiler oldu. Tepkiler biraz konjokturel biraz da duygusal. Eger oturulup da MHP olayi bir tarihsel perspektif icerisinde degerlendirilmis olsa idi, MHP'nin bu eyleminde hic de sasilacak birsey olmadigi kolayca anlasilirdi.*
Neden MHP'nin yaptiginda sasirtici olan bir sey yok? MHP Turk milliyetciligini siar edinmis bir parti. Ancak Turkiye'de Turk milliyetciliginin elit ve halk tabakalari tarafindan algilanisindaki nuans hic bir zaman hatirdan cikarilmamasi lazim. Elit icin Turk milliyetciligi Batililasma icin bir arac fonksiyonu gorurken, halk tabakalari icin hem dinsel icerik tasiyor hem de karsi-Batici bir islev goruyor. Ancak her ikisinin birlestigi nokta "devletin bekasi". Bir baska deyisle Turkiye'deki milliyetci bakis acilari soyut ve kutsallastirilmis bir devlet nosyonu uzerine oturuyor ve ordu da bu devletin bir omurgasi kabul ediliyor. Nitekim, Turk milliyetciligi, Osmanli'nin son doneminde "devlet nasil kurtarilir?" sorusuna verilen bir cevap olarak doguyor ve buyuk olcude taraftarlarini ordunun subay zumresi icinde buluyor.
Eger MHP olayini sadece Turkes ve onun gelistirdigi bir hareket cercevesinde ele alacaksaniz, yukarida belirttigim hususa zit bir sey bulamayacaksiniz. Turkes de ordudan gelen subay kokenli bir insan. Ustelik 1940larin basinda bazi orgutlenmelerin icinde yer almaya basliyor. Sonra onu 1960 darbecileri arasinda goruyoruz. Radyodan darbenin anonsunu o yapiyor ve yeni kabinede basbakan yardimcisi oluyor. Darbeci subaylar arasinda (sozde) demokrasiye hemen gecilmemesi konusunda en israrli olanlar arasinda. Ona gore once devletin guclenmesini saglayacak bazi reformlarin yapilmasi ve pekistirilmesi lazim.
Sonra Turkes'i siyasal hayat icerisinde goruyoruz. Cumhuriyetci Koylu Millet Partisi'ni ele gecirdikten sonra onu once MHP'ye donusturuyor ve sonra Ulkuculuk denilen bir genclik hareketinin ortaya cikmasina onderlik ediyor. MHP ideolojisinde devletin tasidigi onem gozunune alindiginda, MHP'nin su an yaptiginda sasilacak bir durum yok. Devlet bu ideolojide kutsal ve elestirilmez bir varlik. Halk icin varolan degil, halkin onun icin varoldugu, ogruna olunen ve oldurulen bir varlik. "Milli" olmasi gereken bu devlet, ayni zamanda da "guclu" bir iktidara sahip olmali. Burda gucten kasit ise otoriter bir idare anlayisi ve sivil toplumun ozerklikten mahrumiyetidir. Duzen ve devlet arasinda kesin bir ayrim cizen bu hareket, mevcut duzen elestirilmekle beraber, devleti bu elestiriden munezzeh tutar. Cunku o kutsal ve soyut bir varlik olarak elestirilerden muaftir ve duzenle de asla ozdes degildir!... Olmasi gereken "kohne" duzenin degistirilmesidir. Kohne duzen degistirilecek ve yerine "milli" bir Devlet kurulacak ve "guclu iktidar" olacaktir. Bu iktidar da ancak "basbug" bir figurle kendini gosterebilir. Ote yandan yuz kafadan farkliliklarin ortak bir paydada bulusarak ortaya cikmasi olan demokratik uzlasma ne bu anlamda guclu iktidara ne de basbug figure yer verebilir. Buradan da anlasilacagi gibi, MHP'nin demokrasi vizyonu, bu kavramdan anlasilmasi gereken bir anlam tasimaz. MHP'nin demokrasisi, hepsi devlet partisi olan ya da resmi ideolojinin turevlerini savunan partilerin birbirleriyle secimden secime yarisidir.
Bu zihin yapisi icinde, tabii ki, guclu bir ordu cok merkezi bir role sahiptir. Aslinda bu ordu, asker-milletin icinden cikan bir ordudur ve bu gerceklik, ulkucu zihin yapisinda "ordu-millet elele" slogani ile kendini ifade eder. Bu durumda, Ordu-millet elele ise, adi demokrasi olmakla birlikte, oyle oldugu suphe goturur bir rejimde MHP'nin iktidari orduya sikayet etmesinden dogal ne olabilir?
Sonra ulkucu hareketin kendine "devleti kurtarma misyonu" bicmis para-militer bir hareket oldugunu gozden uzak tutmayalim. Dunyanin en buyuk ordularindan birine sahip olan bir ulkede, varlik sebebini komunizme karsi mucadele siarinda bulmus olan bu hareket, ironik bir bicimde, kendine devleti kurtarma misyonu bicerek yola cikmistir. Aslinda ortada devletin korunmasini gerektiren guclu bir komunist hareket yoktur. Evet, gencler arasinda komunizm bir cazibe merkezi olusturmustur; ama bunun hakikaten komunist bir ihtilale donuseceginin somut ve soyut hic bir isareti yoktur. Isin gercegi, devlet piyasada cirit atan, aralarinda DEV-YOL gibi en guclu teskilatlarin da bulundugu, sol orgutlere buyuk olcude sizmis, ve hatta bu orgutlerin liderlik kadrolarinin bir kisminin istihbaratla baglantili kisilerce doldurulmasini saglamistir. Ancak butun dunyada sol cereyanlarin varlik gosterdigi bir ortamda, Turkiye eliti meydani sadece tek bir akima birakmak istememis ve milliyetci akim da adeta devletin bir para-militer gucu gibi ortaya cikmis ve vatan ve milleti koruma ugruna buyuk islevlere soyunmustur. Bu durum, devletin ileri gelenleri acisindan hic de fena olmamistir; cunku sola ilaveten 1970lerde genclik arasinda Islami cereyanlar da yayilmaya baslamistir ve MHP gencligi bu gelismeye set cekmek icin kurulmamissa da, bu yolda onemli misyon ustlenmeye en uygun aday olarak gorulmustur.
Ozellikle Iran devrimine giden yolda Islamci akimlarin kazandigi momentum karsisinda Turk devleti hazirliksiz yakalanmamis, MHP'nin milliyetci ideolojisinde yapilan bazi rotuslarla partinin ideolojisini biraz Islamilestirmesi ile, ulkucu hareket hem komunizm hem de Islamcilik karsisinda bir emniyet subabi rolunu ustlenmistir. Ulkucu hareket yeri geldiginde bu akimlarin her ikisine karsi da siddet kullanmaktan cekinmeyecektir. O devletin yanindadir; ne koku disarda kizil komunizme, ne de yesil komunizme (Islamcilik) gecit verecektir.
Ancak, bu Islam'a kayis sureci beklenmedik bir istikamet kazanmistir. Turkes ve etrafindaki kentlilesmis laik milliyetci liderlik kadrosu, cogunlugu tasra kokenli genclik tabaninda olan bu Islamilesmenin dozajini kontrolde olcuyu kacirmistir. Hatta o hale gelmistir ki, artik parti ile genclik orgutunun kullandiklari ideolojik jargonda farkliliklar ortaya cikmis, ve hatta ordu icinde Turkes sempatizani subaylar, bizzat Turkes'e genclik teskilatinin cikardigi bazi yayinlara son verilmesi gerektigi ve son verilmezse kendilerini karsilarinda bulacaklarini soylemislerdir. Bu sikayetten sonra Turkes, piyasadaki diger Islamci dergilerden pek farki olmayan Ulkucu Genclik Dernegi'nin yayinladigi Nizam-i Alem dergisine son verdirecektir.. Bununla beraber, ok yaydan bir kez cikmis, harekette istenmeyen bir mecraya kayis bas gostermistir. Genclikte gorulen bu Islamcilasma ordu mensuplarini tedirgin ettigi icin, darbenin basini ceken kuvvet komutanlarindan biri (Nurettin Ersin) MHP cizgisine yakin olmasina ragmen, ulkuculer 1980 darbesinden sonra en az solun yedigi kadar darbe yiyecek, Turkes bile uzun sure hapisten cikamayacaktir. Ulkucu hareket devlet nazarindaki guvenilirligini yitirmistir. Bu nokta batici elit milliyetciligi ile tasra milliyetciligi arasindaki gerilim noktasini da ortaya koyan ve DSP-MHP koalisyonu sirasinda kendini cesitli defalar gosteren bir catismanin da kendisidir.
1980 darbesi sonrasi maruz kalinan butun zorluklara ragmen MHP eliti 1980 darbesine karsi acikca tavir koymamistir. Durusmalari esnasinda MHP liderligi devamli olarak, "fikirlerimiz iktidarda biz hapisteyiz" diyerek kendilerini savunacaklardir. Bunda sasilacak birsey yoktur: Turkes 1960 darbesini yapanlar arasindadir ve 1971 darbesini desteklemistir. Dolayisiyla 1980'de de karsi cikacak bir durum yoktur; kendisinin hapiste olmasinin disinda. Onemli olan devlettir ve onun hikmetinden sual olunmaz.
1980 sonrasinda MHP'nin izledigi nokta da uzerinde durulmaya deger. MHP kendini bu donemde "artik oyuna gelmeyecegiz, balkondan seyredecegiz" gibi laflara ragmen, kendi safini yine devletin yaninda belirlemis ve devletle varolan eski iliski bicimini yenilemistir. Bu surecte Islami yonleri agir basan Muhsin Yazicioglu ve ekibinin ayrilmasi Turkes'in devlet nazarindaki kredibilitesini artirmasini kolaylastirmistir. Yazicioglu’nun kendisi gibi dusunen kitleyi tamamen cekememesine ragmen, Yazicioglu gibi dusunenler partinin soz soyleyen kadrosunda varligini yitirmis ve MHP devletle yeniden nikah tazelemistir. Guneydogudan gelen asker cenazeleri de MHP'nin ekmegine yag surmeye baslamistir.
Yukarida degindigim batici elit milliyetciligi ile tasra milliyetciligi arasindaki gerilim nedeniyle devlet kademeleri MHP tabanina guvenmemekte ve her zaman temkinli davranmaktadir. Bunu Ecevit’le girilecek koalisyon doneminde acikca gostermisler, MHP'ye koalisyonun sartlarini onceden dayatmislar ve MHP'yi kendi sartlari icinde iktidara alarak, MHP liderliginin devletce guvenilmeyen tabanina karsi sagir kalmasini kolaylastirmislardir. Bu tabii ki, bir secim sonra MHP'nin erimesini beraberinde getirmistir. Ote yandan ise bir seyi acikca ortaya koymustur: MHP'nin devletle millet arasindaki secimde tercihi devlettir.Eger tercih millet aleyhine ve devlet lehine yapilmissa, MHP'nin 313 generale hukumeti sikayet eden ve uyari yapma talebinde bulunan bir mektup gondermesinden dogal ne olabilir?
Bu durumda ortaya cikan gercek sudur: sasilmasi gereken MHP'nin yaptigi degil, MHP'nin yaptigina sasilmasidir. Ayrica Turk demokrasisinin devletle danisikli dogus icinde olan partilerin yaristigi bir sozde demokrasi oldugu gozonune alindiginda ortada garip bir durum yoktur. Turk siyasi tarihinde iddiali olarak ortaya cikan butun partiler isin basinda devletin belli odaklarindan icazet almadan ortaya cikmis partiler degildir. Buna AK Parti de dahildir. Bu partiler devletle olan pazarliklarinin disina ciktiklarinda ise sorun baslamakta, sonunda is darbelere kadar varmaktadir. AK Parti'ye karsi su an belli merkezlerde var olan tepkinin temelinde de, bu partinin hakikaten Islamci bir parti olmasi degil, yapilan pazarligi zorlayan girisimlerde bulunmasidir.
****
*Simdi konuyu acmadan once, unutmamak icin hemen deginmek istedigim bir mesele var. Mehmet Agar da tepki gostermis ve "demokrasilerde sikayet mercii ordu degil, halktir" demis. Bu tepki beni sasirtmadi; ama tiksindirdi. Halk onunde hesap vermekten kacmis, devletin tetikciligini yapan cinayet sebekelerin reisligini yapmis, uyusturucu dahil kirli islere bulasmis, sadece siyasi nufus kazanmakla yetinmeyip, elde ettigi kara paralarla kendine servet de edinmis; ama yaptiklarinin hesabini hala yargi onunde vermemis ve hatta yargi onune cikarilmasi taleplerini "ne yaptimsa devlet icin yaptim, konusursam altinda cok ezilen olur" diyerek tehditle savusturmus bu insanin bu yaptigi tek bir kelime ile ifade edilebilir: igrenclik.
© Levent Basturk-SIYASET VE TOPLUM FORUMU
Sunday, December 21, 2003
Devlet Degisime Neden Direniyor?
Devlet Degisime Neden Direniyor?
Levent Basturk
Artik inkar edilemez bir gercek olarak ortada ki, toplumun buyuk bir kesimi statukodan hosnut degil ve sistemde degisiklik talep ediyor. Degisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmamasi ve cesitli kesimlerin taleplerini digerlerinden farkli konularda dile getirmesi, degisim taleplerinin gercek boyutunun ne oldugunu olcmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla basla savunmaya kararli kesimlerin de inkar edemedigi gercek, artik deniz bitmis ve statuko tikanmistir. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir sekilde kendini hissettirmektedir. Ancak boyle bir ortamda guc sahipleri degisim taleplerine karsi hala belli zumreleri harekete gecirebiliyorsa, bu da son yuz yila hakim olan korku mentalitesinin an asiri irkci motiflerle somurulmesi ve bu somuru uzerinde belli hassasiyetlerin harekete gecirilmesi sonucudur. Ozellikle Imparatorlugun son ceyrek yuzyilinda, hiristiyan azinliklarin gerek bagimsizlik kazanma gerekse dis devletlerin kiskirtmalari sonucu ayaklanmalari ve onlari takip eden savaslar sonucu devletin devamli toprak kaybina ugramasi, Osmanli askeri-burokratik elitleri tarafindan kurulmus olan Turkiye Cumhuriyeti'inin kurulusunda ve devaminda pek cok alanda kendini hissettiren bir kabus islevi gormustur. Bu kabusun neticesi olarak, farklilik korkulan bir fenomen olarak algilanmis ve farkliliga sebebiyet verecek her turlu unsurun onune gecilmesi icin asamali olarak cesitli gayretler icerisinde olunmustur.
Farkliliklarin gecmek icin dusunulen en koklu care nufusun homojenlestirilmesine calisilmasidir. Bu cercevede ilk alinan tebdir, ulke topraklarinin gayri-muslim unsurlardan arindirilmak istenmesi olmustur. Yunanistan'la imzalanan mubadele anlasmasi bu amaca buyuk olcude hizmet etmistir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nufusu daha onceden Anadolu topraklarindan buyuk olcude uzaklastirilmisti). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karsi da bir Turklestirme politikasi izleyecektir. Gerek bu Turklestirme politikasinin sonucu gerekse Varlik Vergisi hadisesine varan gelismeler neticesinde Yahudi nufusun onemli bir kismi da Turkiye'den ayrilacak Israil'e, Guney Amerika'ya ve ABD'ye yerlesecektir.
Ancak farkliliklarin onune gecme sadece ulkenin gayri-Muslim nufustan arindirilmasi ile bitmemektedir. Musluman nufus da homojen bir yapi arzetmemektedir. Herseyden once Islam dininin pratigi acisindan musluman nufus bolunmus durumdadir. Radikal Batici reformlar gerceklestirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadrolari, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektasilik'i kendi kuracaklari yeni rejim icin bir guvence olarak gormekle beraber, bir yandan da onlarda asirlardir gelismis olan ekalliyet suurunu da bir tehlike unsuru olarak gormektedir. Bir yandan devletin benimseyecegi laiklik prensibi ile bu kesimlerin bir yerde cogunluga karsi korumaya alinmasi sonucu rejime bir destek saglanacagi hesabi yapilirken, ote yandan da Alevi ve Bektasi kimligini yasatan kurumsal yapilar olan tarikatlar (Sunni olanlariyla birlikte) yasaklanacaktir. Bu durum pek cok kesimce yeni rejim tarafindan Sunnilik'in Alevilik'e karsi imtiyazli kilindigi gibi algilanacaksa da, konuya biraz dikkatlice bir bakis aslinda hic de oyle olmadigini gostermektedir.
Devletin sanki Sunniler'in yaninda imis gibi gorunmesine yol acan husus, Diyanet Isleri Baskanligi (DIB)'nin kurulmasi ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi Islam'in kurallari cercevesinde faaliyet gosteren bir kurum gibi gorunmesidir. Ancak burada gozden kacirilan bir husus vardir: DIB, Sunni Islam'a hizmet eden bir kurum olmanin otesinde, onu kontrol altinda tutan ve ona yapilan mudaheleleri mesrulastiran bir kurum olarak islev gormesidir. Daha baska bir ifadeyle, DIB vasitasiyle devlet din islerini sivil toplumun insiyatifinden almis ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin mudahele alani icine sokmustur. Tarikat yapilanmalari (Alevi olanlari dahil) kendilerini yasal alanin disina cikararak, aslinda bu mudahelenin disinda kalma firsati bulmustur. Belli bir tarikat yapilanmasi icinde yer almiyan toplumun cok onemli bir cogunlugu, tamamen sivil topluma birakilmasi gereken din alaninda devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.
DIB'nin devlet burokrasisi icinde yapilandirilmasi aslinda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir duzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Turk kimligi insa etmek istemektedir. Bu kimligin ana unsuru Turkluk'un bir etnik kimlik olarak tanimlanmasi degildir. Aslinda Turkluk ilk basta Turkiye Cumhuriyeti vatandaslarina verilen ad olarak dusunulmustur. Bu kimligin asil tanimlayici ogesi onun sekuler karakteridir. Din bu kimligin ana tanimlayicisi olmaktan cikacak, Turkiye'de yasiyan insanlarin Turk diye anildigi Batili yeni bir ulus yaratilacaktir. Bu ilk etapta, etnik bir kokenden hareket ediyor gibi gorunmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kokenleri ile de bir uyum icerisinde olmustur. Iclerinden onemli bir kismi Balkanlar'daki degisik musluman etnik gruplara mensup olan bu insanlarin soven bir Turk milliyetciligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandigi sekuler homojenlestiricilik acisindan bu projeyi kabullenmeyen etnik kokeni ne olursa olsun herkese karsi bir ayrimcilik dayatmamasi mumkun degildi. Nitekim hem Kurt bolgelerinde hem Turk bolgelerinde cesitli baskaldirilar olmus ve bunlar zor kullanarak bastirilmistir. Olaya bu cerceveden bakildiginda, Cumhuriyet'in dayattigi yeni "Turk" kimligi, Turk kokenlilere karsi da icerisinde kacinilmaz baskicilik olusturmustur. Turk kimliginin ve milliyetciliginin sonraki donemlerde Cumhuriyet rejiminin kurgulama alani disindaki formulasyonlarinin rejim tarafindan kabul bulmamasi, sapik olarak degerlendirilmesi ve bunlarin da tehlike olarak addedilmesinin kokleri burada yatar.
Ilk basta etnik yonu agir basmamakla beraber, sonralari kurgulanmis yeni Turk kimliginin bir etnik mecraya sapmamasi imkansizdi. Bu imkansizligin ilk sebebi bu kimligin homojenlestirici vasfi, yani onun inkarciligidir. Turkiye'de Turk olandan baskasinin olmadigi iddiasi kacinilmaz olarak Turk olandan baskasinin reddine yol acmistir. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kurtler'e iliskin olarak kendini hissettirecektir. Cerkezler, Bosnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar acisindan durum daha farklidir. Bir yerde bu etnik zumreler kaybettiklerini dusundukleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmisler, bu cercevede de kendilerini kusatici bir Turk kimligi icerisinde degerlendirmede o kadar cok ciddi bir sorun gormemislerdir. Oysa Kurtler acisindan farkli bir durum vardir. Onlar bu topraklarin daha Turkler gelmeden once yerlisi idiler. Ayrica, butun merkezi devlet anlayisina ragmen Osmanli Devleti'nin Kurt bolgelerinde asiret yapisina dayali otonom bir idare seklini devam ettirmesi, devletle iliskilerinde Kurtler'de diger yukarida saydiklarimizdan farkli bir aidiyet duygusunun gelismesine yol acmis, daha once Osmanli zamaninda merkeziyetci reformlara karsi direnen Kurtler bu defa hem merkezi devlet yapisina, hem empoze edilen ve Kurtluk’lerini inkar eden bir kimlige karsi direnmelerine yol acmistir. Daha sonralari insa edilmek istenen kimlige tarihi kok bulma gayretleri (Gunes Dil Teorisi ve Turk Tarih Tezi) bu kimlik arayisini ister istemez etnik bir mecraya da cekecektir. Bunda 1930lu yillarda Avrupa'da esen irkcilik ruzgarlari da etkili olacaktir.
Bu arada bir husus gozden kacirilmamalidir: bu etnik kimlik esasinda Turk etnik kokeninden gelenlere karsi da ayrimcidir. Eger yeni kimligin sekuler karakteri kabullenilmemisse, Turk de Kurt kadar farkli ve tehlikeli olarak gorulmustur. O yuzden de "boluculuk" ve "irtica" basindan itibaren birlikte degerlendirilen ve de bazen ortusen tehlike unsurlaridir. Bir yerde Batili etno-sekuler kimlik bir ayrimciligin referans noktasini olusturmus, bu kimligi icsellestirmemis olan zumreler sistemden (ister egitimli olsunlar ister olmasinlar) soyutlanmak istenmis, onlarin oylari hor gorulmus, Hasso-Husso, ayagi carikli, takunyali, dagli, kravatli yobaz ve baska sifatlarla anilmislardir. Olan bir bakima kulturel bir temel uzerine insa edilen (siyasal guc, statu kazanimi ve iktisadi kazancla da pekisen) bir irk ayrimidir. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmis etno-sekuler Turk kimligini icsellestirmis "Beyaz Turk" zumreleri, diger yanda da bu kimligin disinda kalan "Zenci Turkler". Aslinda her iki zumre de etnik olarak homojen ogelerden olusmamakta. Onlari ayiran husus, dayatilan kurgulanmis kimligi kabul etmekle, onu kismen veya tamamen reddetmek...
Yukarida yazilanlardan yola cikarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmis etno-sekuler Turk kimligi ve milli guvenlik anlayisi Beyaz Turk elit mentalitesinin birbirinden ayri ele alinmasi imkansiz parcalaridir. Farkliliklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak gorulmemis, devletin kurucu ideolojisi disindaki ideolojiler de ya kusku ile karsilanmis ya da dusman gorulmustur. Bu yuzden ne liberalizm ne de komunizm hosgoruyle karsilanmistir. Her ikisi de farklilasmaya vesile olacak sebepler olarak gorulmus ve varlik gostermelerine musaade edilmemistir. Bu cerceveden yola cikarak, "Kemalizm demokrasiye bir gecis asamasidir" seklindeki gorusleri hakli gormek mumkun degildir. Yeni rejim aslinda varolmus ve pratige dokulmus bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacagini gormus ve onun onune gecmek istemistir. Bunu anlamak icin Birinci Meclis ornegine bakmak gerekmektedir.
Birinci Meclis'in Ikinci Grup'u, azinlikta olmasina ragmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymus ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini olusturan Birinci Grup'un pek cok milletvekilinin oylarini pek cok oylamada ikna gucu yuksek ve demokrasi referansli konusmalariyla etkilemeyi bilmistir. Bu deneyimin yaratmis oldugu rahatsizlik, bir sonraki secimlerde tamamen gudumlu bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmistir. Buna ragmen, Ikinci Meclis'te yeni bir muhalefet odagi ortaya cikacak (Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi); fakat o da bir vesile ile kapatilacaktir. Ikinci Mesrutiyet sonrasinda baslayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek cogalan her cesidinden sivil toplum yapilanmalari da yasaklanacak, dernek hayati bir kac CHP gudumundeki dernekle sinirlandirilacaktir.
1945'den bu zamana kadar tecrube ettigimiz cok partili hayata ragmen bu yapi pek o kadar bir degisiklik gostermemistir. Ortaya cikan sadece bir "hukumet-devlet ayrimi"dir. Devlet hukumetin kendi gudumunde gitmesini istemis, belli olcude gudumunden cikmasina konjoktur geregi hemen tepki gostermemisse de, uygun sartlar bir araya geldiginde gereken mudaheleler hic cekinilmeden yapilmistir. Sonuc ortada: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Su an AKP iktidari doneminde yasanan da bir yerde 1950'den beri yasanan hukumet-devlet ayrismasinin bir baska izdusumudur. Ancak, AKP'nin diger devrelerden farkli olarak avantaji, oldukca musait bir ic ve dis konjokturu yakalamis olmasidir. Ic konjoktur artik sistemin tikanmis olmasi ve icerdeki taleplerin artik bastirilamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetci manipulasyonlar bile, devlet elitine ancak gecici bir nefes aldirtmaktadir. Dis konjoktur ise kuresellesme, AB uyeligi ve ABD'nin yeni bolgesel duzenlemeleri tarafindan belirlenmekte ve tum bunlar iceride birtakim revizyonlari zorlamaktadir. AKP uygun bir ruzgar yakalamistir. Su an yapmasi gereken geminin rotasini dogru yone cevirmektir.
Levent Basturk
Artik inkar edilemez bir gercek olarak ortada ki, toplumun buyuk bir kesimi statukodan hosnut degil ve sistemde degisiklik talep ediyor. Degisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmamasi ve cesitli kesimlerin taleplerini digerlerinden farkli konularda dile getirmesi, degisim taleplerinin gercek boyutunun ne oldugunu olcmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla basla savunmaya kararli kesimlerin de inkar edemedigi gercek, artik deniz bitmis ve statuko tikanmistir. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir sekilde kendini hissettirmektedir. Ancak boyle bir ortamda guc sahipleri degisim taleplerine karsi hala belli zumreleri harekete gecirebiliyorsa, bu da son yuz yila hakim olan korku mentalitesinin an asiri irkci motiflerle somurulmesi ve bu somuru uzerinde belli hassasiyetlerin harekete gecirilmesi sonucudur. Ozellikle Imparatorlugun son ceyrek yuzyilinda, hiristiyan azinliklarin gerek bagimsizlik kazanma gerekse dis devletlerin kiskirtmalari sonucu ayaklanmalari ve onlari takip eden savaslar sonucu devletin devamli toprak kaybina ugramasi, Osmanli askeri-burokratik elitleri tarafindan kurulmus olan Turkiye Cumhuriyeti'inin kurulusunda ve devaminda pek cok alanda kendini hissettiren bir kabus islevi gormustur. Bu kabusun neticesi olarak, farklilik korkulan bir fenomen olarak algilanmis ve farkliliga sebebiyet verecek her turlu unsurun onune gecilmesi icin asamali olarak cesitli gayretler icerisinde olunmustur.
Farkliliklarin gecmek icin dusunulen en koklu care nufusun homojenlestirilmesine calisilmasidir. Bu cercevede ilk alinan tebdir, ulke topraklarinin gayri-muslim unsurlardan arindirilmak istenmesi olmustur. Yunanistan'la imzalanan mubadele anlasmasi bu amaca buyuk olcude hizmet etmistir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nufusu daha onceden Anadolu topraklarindan buyuk olcude uzaklastirilmisti). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karsi da bir Turklestirme politikasi izleyecektir. Gerek bu Turklestirme politikasinin sonucu gerekse Varlik Vergisi hadisesine varan gelismeler neticesinde Yahudi nufusun onemli bir kismi da Turkiye'den ayrilacak Israil'e, Guney Amerika'ya ve ABD'ye yerlesecektir.
Ancak farkliliklarin onune gecme sadece ulkenin gayri-Muslim nufustan arindirilmasi ile bitmemektedir. Musluman nufus da homojen bir yapi arzetmemektedir. Herseyden once Islam dininin pratigi acisindan musluman nufus bolunmus durumdadir. Radikal Batici reformlar gerceklestirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadrolari, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektasilik'i kendi kuracaklari yeni rejim icin bir guvence olarak gormekle beraber, bir yandan da onlarda asirlardir gelismis olan ekalliyet suurunu da bir tehlike unsuru olarak gormektedir. Bir yandan devletin benimseyecegi laiklik prensibi ile bu kesimlerin bir yerde cogunluga karsi korumaya alinmasi sonucu rejime bir destek saglanacagi hesabi yapilirken, ote yandan da Alevi ve Bektasi kimligini yasatan kurumsal yapilar olan tarikatlar (Sunni olanlariyla birlikte) yasaklanacaktir. Bu durum pek cok kesimce yeni rejim tarafindan Sunnilik'in Alevilik'e karsi imtiyazli kilindigi gibi algilanacaksa da, konuya biraz dikkatlice bir bakis aslinda hic de oyle olmadigini gostermektedir.
Devletin sanki Sunniler'in yaninda imis gibi gorunmesine yol acan husus, Diyanet Isleri Baskanligi (DIB)'nin kurulmasi ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi Islam'in kurallari cercevesinde faaliyet gosteren bir kurum gibi gorunmesidir. Ancak burada gozden kacirilan bir husus vardir: DIB, Sunni Islam'a hizmet eden bir kurum olmanin otesinde, onu kontrol altinda tutan ve ona yapilan mudaheleleri mesrulastiran bir kurum olarak islev gormesidir. Daha baska bir ifadeyle, DIB vasitasiyle devlet din islerini sivil toplumun insiyatifinden almis ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin mudahele alani icine sokmustur. Tarikat yapilanmalari (Alevi olanlari dahil) kendilerini yasal alanin disina cikararak, aslinda bu mudahelenin disinda kalma firsati bulmustur. Belli bir tarikat yapilanmasi icinde yer almiyan toplumun cok onemli bir cogunlugu, tamamen sivil topluma birakilmasi gereken din alaninda devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.
DIB'nin devlet burokrasisi icinde yapilandirilmasi aslinda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir duzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Turk kimligi insa etmek istemektedir. Bu kimligin ana unsuru Turkluk'un bir etnik kimlik olarak tanimlanmasi degildir. Aslinda Turkluk ilk basta Turkiye Cumhuriyeti vatandaslarina verilen ad olarak dusunulmustur. Bu kimligin asil tanimlayici ogesi onun sekuler karakteridir. Din bu kimligin ana tanimlayicisi olmaktan cikacak, Turkiye'de yasiyan insanlarin Turk diye anildigi Batili yeni bir ulus yaratilacaktir. Bu ilk etapta, etnik bir kokenden hareket ediyor gibi gorunmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kokenleri ile de bir uyum icerisinde olmustur. Iclerinden onemli bir kismi Balkanlar'daki degisik musluman etnik gruplara mensup olan bu insanlarin soven bir Turk milliyetciligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandigi sekuler homojenlestiricilik acisindan bu projeyi kabullenmeyen etnik kokeni ne olursa olsun herkese karsi bir ayrimcilik dayatmamasi mumkun degildi. Nitekim hem Kurt bolgelerinde hem Turk bolgelerinde cesitli baskaldirilar olmus ve bunlar zor kullanarak bastirilmistir. Olaya bu cerceveden bakildiginda, Cumhuriyet'in dayattigi yeni "Turk" kimligi, Turk kokenlilere karsi da icerisinde kacinilmaz baskicilik olusturmustur. Turk kimliginin ve milliyetciliginin sonraki donemlerde Cumhuriyet rejiminin kurgulama alani disindaki formulasyonlarinin rejim tarafindan kabul bulmamasi, sapik olarak degerlendirilmesi ve bunlarin da tehlike olarak addedilmesinin kokleri burada yatar.
Ilk basta etnik yonu agir basmamakla beraber, sonralari kurgulanmis yeni Turk kimliginin bir etnik mecraya sapmamasi imkansizdi. Bu imkansizligin ilk sebebi bu kimligin homojenlestirici vasfi, yani onun inkarciligidir. Turkiye'de Turk olandan baskasinin olmadigi iddiasi kacinilmaz olarak Turk olandan baskasinin reddine yol acmistir. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kurtler'e iliskin olarak kendini hissettirecektir. Cerkezler, Bosnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar acisindan durum daha farklidir. Bir yerde bu etnik zumreler kaybettiklerini dusundukleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmisler, bu cercevede de kendilerini kusatici bir Turk kimligi icerisinde degerlendirmede o kadar cok ciddi bir sorun gormemislerdir. Oysa Kurtler acisindan farkli bir durum vardir. Onlar bu topraklarin daha Turkler gelmeden once yerlisi idiler. Ayrica, butun merkezi devlet anlayisina ragmen Osmanli Devleti'nin Kurt bolgelerinde asiret yapisina dayali otonom bir idare seklini devam ettirmesi, devletle iliskilerinde Kurtler'de diger yukarida saydiklarimizdan farkli bir aidiyet duygusunun gelismesine yol acmis, daha once Osmanli zamaninda merkeziyetci reformlara karsi direnen Kurtler bu defa hem merkezi devlet yapisina, hem empoze edilen ve Kurtluk’lerini inkar eden bir kimlige karsi direnmelerine yol acmistir. Daha sonralari insa edilmek istenen kimlige tarihi kok bulma gayretleri (Gunes Dil Teorisi ve Turk Tarih Tezi) bu kimlik arayisini ister istemez etnik bir mecraya da cekecektir. Bunda 1930lu yillarda Avrupa'da esen irkcilik ruzgarlari da etkili olacaktir.
Bu arada bir husus gozden kacirilmamalidir: bu etnik kimlik esasinda Turk etnik kokeninden gelenlere karsi da ayrimcidir. Eger yeni kimligin sekuler karakteri kabullenilmemisse, Turk de Kurt kadar farkli ve tehlikeli olarak gorulmustur. O yuzden de "boluculuk" ve "irtica" basindan itibaren birlikte degerlendirilen ve de bazen ortusen tehlike unsurlaridir. Bir yerde Batili etno-sekuler kimlik bir ayrimciligin referans noktasini olusturmus, bu kimligi icsellestirmemis olan zumreler sistemden (ister egitimli olsunlar ister olmasinlar) soyutlanmak istenmis, onlarin oylari hor gorulmus, Hasso-Husso, ayagi carikli, takunyali, dagli, kravatli yobaz ve baska sifatlarla anilmislardir. Olan bir bakima kulturel bir temel uzerine insa edilen (siyasal guc, statu kazanimi ve iktisadi kazancla da pekisen) bir irk ayrimidir. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmis etno-sekuler Turk kimligini icsellestirmis "Beyaz Turk" zumreleri, diger yanda da bu kimligin disinda kalan "Zenci Turkler". Aslinda her iki zumre de etnik olarak homojen ogelerden olusmamakta. Onlari ayiran husus, dayatilan kurgulanmis kimligi kabul etmekle, onu kismen veya tamamen reddetmek...
Yukarida yazilanlardan yola cikarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmis etno-sekuler Turk kimligi ve milli guvenlik anlayisi Beyaz Turk elit mentalitesinin birbirinden ayri ele alinmasi imkansiz parcalaridir. Farkliliklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak gorulmemis, devletin kurucu ideolojisi disindaki ideolojiler de ya kusku ile karsilanmis ya da dusman gorulmustur. Bu yuzden ne liberalizm ne de komunizm hosgoruyle karsilanmistir. Her ikisi de farklilasmaya vesile olacak sebepler olarak gorulmus ve varlik gostermelerine musaade edilmemistir. Bu cerceveden yola cikarak, "Kemalizm demokrasiye bir gecis asamasidir" seklindeki gorusleri hakli gormek mumkun degildir. Yeni rejim aslinda varolmus ve pratige dokulmus bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacagini gormus ve onun onune gecmek istemistir. Bunu anlamak icin Birinci Meclis ornegine bakmak gerekmektedir.
Birinci Meclis'in Ikinci Grup'u, azinlikta olmasina ragmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymus ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini olusturan Birinci Grup'un pek cok milletvekilinin oylarini pek cok oylamada ikna gucu yuksek ve demokrasi referansli konusmalariyla etkilemeyi bilmistir. Bu deneyimin yaratmis oldugu rahatsizlik, bir sonraki secimlerde tamamen gudumlu bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmistir. Buna ragmen, Ikinci Meclis'te yeni bir muhalefet odagi ortaya cikacak (Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi); fakat o da bir vesile ile kapatilacaktir. Ikinci Mesrutiyet sonrasinda baslayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek cogalan her cesidinden sivil toplum yapilanmalari da yasaklanacak, dernek hayati bir kac CHP gudumundeki dernekle sinirlandirilacaktir.
1945'den bu zamana kadar tecrube ettigimiz cok partili hayata ragmen bu yapi pek o kadar bir degisiklik gostermemistir. Ortaya cikan sadece bir "hukumet-devlet ayrimi"dir. Devlet hukumetin kendi gudumunde gitmesini istemis, belli olcude gudumunden cikmasina konjoktur geregi hemen tepki gostermemisse de, uygun sartlar bir araya geldiginde gereken mudaheleler hic cekinilmeden yapilmistir. Sonuc ortada: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Su an AKP iktidari doneminde yasanan da bir yerde 1950'den beri yasanan hukumet-devlet ayrismasinin bir baska izdusumudur. Ancak, AKP'nin diger devrelerden farkli olarak avantaji, oldukca musait bir ic ve dis konjokturu yakalamis olmasidir. Ic konjoktur artik sistemin tikanmis olmasi ve icerdeki taleplerin artik bastirilamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetci manipulasyonlar bile, devlet elitine ancak gecici bir nefes aldirtmaktadir. Dis konjoktur ise kuresellesme, AB uyeligi ve ABD'nin yeni bolgesel duzenlemeleri tarafindan belirlenmekte ve tum bunlar iceride birtakim revizyonlari zorlamaktadir. AKP uygun bir ruzgar yakalamistir. Su an yapmasi gereken geminin rotasini dogru yone cevirmektir.
Wednesday, October 24, 2001
Turkey’s Splintered Islamic Movement at Crossroads
Turkey’s Splintered Islamic Movement at Crossroads*
by Levent Basturk
Introduction
After the Constitutional Court banned the Fazilet (Virtue) Party (FP) on June 22, 2001 on the grounds that the party became focal point of anti-secular activities, Recep Tayyip Erdogan, former popular mayor of Istanbul, and his friends founded the Justice and Development Party (Adalet ve Kalkinma Partisi = AK Party) in mid-August. 51 deputies joined the AK Party, 46 of them were deputies of the defunct FP. The AK Party became the fifth party in the parliament. The remaining former Fazilet deputies joined the Saadet (Felicity) Party (SP) led by Recai Kutan, caretaker leader of the defunct Fazilet. Thus the National Outlook Movement (NOM), led by Necmettin Erbakan for three decades divided into two major blocks. Although the SP will continue to follow Erbakan’s footsteps, the AK Party preferred to take part in politics as a conservative democrat party. According to the pools, it looks like that Erdogan’s AK Party will be able to get more votes from the former Refah/Fazilet voters than the SP can.
What Caused Division in Turkey’s Islamic Movement?
In order to understand the split within the NOM, we have to look at three broad categories outlined below:
The effect of changing social conditions on the NOM,
The Disapproval of Erbakan’s policies within the party during the Refah-led coalition government between July 1996 and June 1997 and the discontent within the FP as a result of Erbakan’s interventions into the party affairs against the will of the Fazilet deputies,
The differences in opinions among the FP deputies that came on the scene about what kind of political party should represent religious segments in politics.
All these issues are very broad issues to address in a short article. I will try to make some general explanations on each of them.
I-Changing Social Conditions and the NOM
One of the most important factors that have to be mention in this category is the changing constituency of the movement. The NOM, in the beginning, emerged as a party with the support of petty bourgeoisie (small merchants and industrialists) of provincial towns in Anatolia and Kurds of eastern and southeastern Anatolia who alienated from the system not only because of being Kurd but also devoutly religious. Although the movement’s constituency was not very educated in its early years, the movement had been led by the middle class professionals who remained loyal to cultural codes of their provincial town origins despite the education they got in secular higher educational institutions. The constituency of the movement has, however, rapidly changed during the late 1980s and early 1990s although the leadership stayed same. New entrepreneurs, industrialists, and professional middle class, which emerged among the newly urbanized sectors of big cities and rapidly developing provincial towns, new Muslim intelligentsia, the Kurds moved into big cities in the Western Turkey in addition to the ones living in the East and Southeast parts of the country, and the squatter town dwellers constituted the new support base of the NOM movement represented by the RP in political arena.
Secondly, the rigid ideological conflicts of the Cold War years were being replaced by the politics of identity and the search for justice. During the 1970s, the worldview of the NO movement was heavily influenced by the rigid ideological conflict between the rightist and the leftist movements of that period, and Islamism presented itself as the third party in the severe confrontation between the two. The common characteristic of all these three ideological formations was to look at the world from a confrontational logic and see the world as an arena of conflict between the right and wrong. Pluralism, diversity, and difference were not in the vocabulary of that period. During the 1990s, the identity politics has risen and replaced the ideological cleavages of the Cold War period. Indeed, Refah could correctly be able to read these changes and felt the need to be more inclusive and representative toward new cultural and social cleavages within the society. Thus, Refah became both a platform of Islamic activism and a platform for those who demanded reforms in the system. Nevertheless, Refah failed in doing two things, which opened the way for the split of the movement in future:
First, The RP failed to develop a pluralist discourse, program, and policy to accommodate these competing interests without confronting the political system. Second, despite the party’s success and capability in mobilizing diverse social groups for its cause, its leadership remained reluctant to develop channels of participation in the administration and decision making process for its popular support base. As a result, the RP began to carry the seeds of conflict between the competing poles such as democrats versus authoritarians, reformists versus conservatives, modernists versus traditionalists, and supporters of participation versus supporters of rigid hierarchy.
II- Disapproval of and Discontent with Erbakan’s Policies
The dissatisfaction with Erbakan’s policies within the Refah Party started with the establishment of the coalition government with the True Path Party (TPP) of Tansu Ciller, who described herself during her election campaigns as a barrier in front of radical Islam represented by Refah in political arena. In order to establish and continue this coalition government, the RP had to vote in the Parliament against the Refah-introduced corruption charges accusing Ciller and demanding parliamentary investigation. In the eyes of some Refah parliamentarians and supporters, this coalition was established on morally wrong grounds. The dissatisfaction within the party increased during the tension between the Refah-led government and the military. According to many Refah deputies and supporters, Erbakan bowed to military in order to stay in power and accepted their demands that were totally objectionable by the Refah’s constituency. Despite that, his government was ousted from the power and he and his party were banned from politics by the Constitutional Court. Although the FP, founded after the closure of Refah, emerged with a claim that it was a new and different party, it could not be very convincing because of Erbakan’s constant interventions into the party’s affairs despite the ban on him. According to his critics in the party, his interventions gave the public opinion an image that it was managed by a remote control. Especially, reformists did not like Erbakan’s use of the party to remove his political ban in return for supporting agendas of other groups or parties in the parliament. They kept Erbakan responsible for the unexpectedly low election results in 1999. The differences of opinion within the party aggravated within time and ended up with the elimination of all reformist parliamentarians from the party’s administration. The division within the party became clear when Abdullah Gul challenged Recai Kutan in the first party convention as a candidate for the party leadership. Although reformists lost the election in the convention, the unexpected support they got from the delegates encouraged them to establish their party in future if they would not be able to change the FP from inside.
III-The Differences in Opinions
The military intervention into politics during Erbakan’s premiership did not end with ousting Erbakan from power in June 1997. Indeed, it turned to be a secularist crusade against Islamic oriented segments, even including the groups which have never supported the NOM, and continued until today. This intervention is called as the "28 February Process," named after the date of the ultimatum that the military presented Erbakan. In this ultimatum, the military demanded the closure of the middle section of religious schools, re-regulation of Qur’anic courses, monitoring financial and economic activities of religious segments, tightening control on religious brotherhoods, and a crackdown on Islamic dress. During the 28 February Process, the legal system was being politicized by issuing arbitrary prison terms and closing political parties. The military officers and academicians were dismissed from their positions on the grounds of being religious and many female students were denied the right to education because of the ban over headscarf. . In addition to these restrictions, a psychological war has been conducted over religious segments throughout the media. Under these circumstances, many deputies and supporters of the NOM, Islamic oriented intellectuals, and various Islamic formations began to think that an Islamist politics, at least in the short run, would continue to produce more problems for religious segments. Instead, the idea that Muslims would enjoy most of the rights they want to have in a truly democratic society became popular. In a sense, this was also a search for reconciliation between Islam and democracy. Moreover, the reformists thought that having a democratic agenda would eliminate obstacle in front of them both inside and international arena.
Why Recep Tayyip Erdogan?
Although what we said above explains the roots of the split within the party, it does not tell us specifically why Erdogan emerged as the leader of the reformists. These are the several factors that led to emergence of Erdogan as a charismatic leader:
Erdogan could be able to gain the favor of the RP/FP supporters long before he became the mayor of Istanbul due to his independent character and organizational abilities. Erdogan could be able to dictate himself as mayor candidate in Istanbul despite Erbakan’s objections before the 1994 local elections. As a man of organization, he restructured the Istanbul branch of the party and developed new approaches and strategies to gain more voters from all segments of the society in order to win the municipality elections.
His successful and effective mobilization of the party’s women supporters in his election campaign had changed the perceptions and stereotypes in the public about Islamist women.
He had very successful term as mayor of Istanbul, the most populated city in Turkey with a lot of infrastructure problems, although he took over a municipality with a big debt burden due to excessive corruption during the reign of previous mayor. The key was his excellent performance as a team organizer who could chose right person for the right job.
Erdogan has become a role model, symbol of ambition, and protest for the excluded and marginal segments of the society, with whom he shared similar sociological background. Although Erdogan, coming from a poor family environment and neighborhood, was one of those who benefited from the country’s modernization and economically moved to middle class. Nevertheless, because of his political and cultural perspective, he was still one of the excluded and marginal in the social stratification pyramid. Erdogan acted as the representative of the excluded and marginal social segments both during his election campaign and during his term as mayor while he was being ridiculed by the media as being lumpen and non-urbanized due to his social background.
The newly emerged religious-oriented professionals, intellectuals, businessmen, and industrialists became the motivating forces behind Erdogan. Although these segments try to improve their living standards in accordance with middle class consumption habits, at the cognitive level, they share cultural values of and norms of provincial masses and newcomers to the city. On the other hand, they prefer a liberal approach in economy and politics. They believe that pluralist democracy and free market economy will shake the foundations of state-centered authoritarian political system and, thus, end the oligarchy of military and civil bureaucracy, hard core secularist media, politicians of the center, and the Istanbul bourgeoisie. Leaned towards the RP in the past, they were not very satisfied with certain authoritarian aspects of the Refah’s economic and political vision. Most of them belong to the same generation with Erdogan and they saw themselves in Erdogan’s dynamism and ambitiousness. By challenging Erbakan, Erdogan had shown that he went beyond "culture of allegiance-obedience" prevailing in the NOM. Currently, by carrying his challenge to overall political arena, Erdogan emerged as a political representative of the new middle classes’ demands for liberation.
Prospects for Erdogan in Turkish Politics
The reformists, as a splintered group from the NOM, were aware that they must be recognized by national and international centers of power in order to survive in politics. The overthrown of the Erbakan-led government and the ban on the Refah were results of concerted efforts of both centers of power. Although Europe and the US did not allow an overt military coup against the Refah-led government, they did not object the military’s pressure over it. The reformists also got the impression that the US would positively look at a political party that seeks reconciliation between Islam and democracy although it would not approve an Islamist political agenda through the channels of communication they established with the US policy makers. The full-pledged support of the American Consul to Erdogan when he was given the 10-months prison sentence because of a speech he delivered was an early indication of the positive view the Americans had about the reformist wing.
Before the establishment of the AK Party, both Erdogan and Gul had some contacts with certain US officials. As a result, both sides came to a mutual understanding about each other. However, it is still possible to say that the US will remain cautious about the AK Party. On the other side, the US saw a golden opportunity in the new political formation for two reasons. First, for Americans, keeping the doors closed to Erdogan, the only popular figure in the country at this moment, would extent the political and economic chaos and instability in a strategically very important country. Second, for the certain segments among the US policy makers, a compromise between Islam and democracy would bring political stability to Muslim world and might reduce the tensions between Western and Muslim cultures. In achieving such a compromise between Islam and democracy, Turkey and Turkish Islamic movements have the greatest potential in comparison to other parts of the world.
For the reformists, the approval of the state elite was the most critical factor. Nevertheless, they were not completely without the leverage vis-a-vis the state. The lethargy of the political system would bring the state elite into a negotiation table with the reformists. The most important condition by the state elite was that the new party should not resemble the Refah or Fazilet Party of the past. In order to prove that, having a political agenda approved by the state would not be enough in a country where Islamists have always been accused of hiding their real intentions (takiyye). There is no doubt that there were some contacts between reformists and the military. Despite the fact that he was politically banned from politics, Erdogan’s visits to Anatolian towns for political reasons were signs of the tolerance towards him. Even the media was portraying a relatively positive image of the reformists in the FP. Obviously; Erdogan was given a conditional green light. In the beginning, the reasoning behind this was that after the split, none of new parties emerged out of Fazilet might not be able to get 10 percent of votes, the electoral threshold to have seats in the parliament. Nevertheless, when it became clear that Erdogan could be able get up to 30 percent of votes, which allows a political party to come to power alone, the media began to call Erdogan to prove that he left his Islamist past behind and became a real democrat. This media campaign aimed at two things in the beginning: First, the media, the mouthpiece of the regime, was warning Erdogan and his friends that they could not continue to go on their ways without coming to an agreement with the system. Second, the campaign aimed at creating suspicions around Erdogan in order to discourage voters of other parties to vote for him and his party.
For the state elite, who did not prevent the Court of Constitution from making a decision that removed the ban over Erdogan, the names of founding members and members of party’s central decision making committee were more important than the political message the reformists were trying to give. At this point, AK Party failed to convince the state elite. In addition to 6 women founding members with headscarf, most of the decisions making committee and founding members were the former Refah/Fazilet members. Then, the media campaign against Erdogan changed its shape and style from questioning his sincerity in his new orientation to an assault on Erdogan and his party. Even a columnist went too far by saying that the march of the periphery’s people toward power must be stopped. This was a call to the center of the power to act to protect the country from non-urbanized, uncivilized, anti-Western social forces (!) before it would be too late to do so. As a part of this campaign, the private Kanal D television aired videotapes of the speeches Erdogan made in 1992, in which he said "you cannot be secular and be Muslim at the same time." After the broadcasting of the videotape, a prosecutor launched an investigation into whether Erdogan should be prosecuted for insulting the state in according to the article 159 of the Turkish Penal Code, which demands prison term up to 6 years.
Moreover, chief prosecutor Sabih Kanadoglu asked the Court of Constitution to remove Erdogan from the leadership of the AK Party. He also demanded that 6 female founding members of the party who wear hijab should be barred from party membership. On August 30, the Office of the Joint Staff did not invite Erdogan to the reception held due to the Victory Day celebrations although the Office even invited leader of a part that does not have any seats in the parliament.
The most recent campaigns of lynch against Erdogan attempted to damage his reputation as an honest politician. Following media speculations about how Erdogan favored certain companies in biddings of the municipality, the Istanbul police department detained former municipality bureaucrats of Erdogan era and representatives of the Albayraklar holding company. The police tortured some of the detainees and forced them to testify against Erdogan. During these raids, when the police could not find one representative of the Albayraklar at home, they took his wife and three children (all of them are under 12) as hostages. The common conviction is that Mesut Yilmaz, the deputy Prime Minister and leader of the Motherland Party masterminded this operation. Yilmaz’s party is a partner of the three-party coalition government and holds the post of the Ministry of Interior. The Dogan Media group, favored by Yilmaz in many government biddings, served as the propaganda machine of Yilmaz with the hope that the eradication of Erdogan from politics might help the Motherland Party to protect its votes.
At this moment, the near future does not look very promising for both reformist and conservative wings of Islamic movement. The Saadet Party led by Recai Kutan and under Erbakan’s surveillance, does not look like that it would be able to pass 10 per cent threshold even if the Erdogan’s party will be prevented from participating elections. The party’s poor performance within last four years even alienated some of the most loyal party supporters. The AK Party did not satisfy the ruling elite because the NOM was heavily represented in it. Although the party could be able to continue, Erdogan would possibly be prevented from continuing his political life. Without Erdogan, a charismatic and popular figure, the AK Party is not expected to perform very well. The common opinion is that Erdogan can only survive if he makes an alliance with another center right party or formation approved by the state. Otherwise chances for Erdogan are very slim. Even the international conjuncture began to work against Erdogan due to recent attacks on the World Trade Center and the Pentagon. During the time when the Pentagon gained the upper hand in the US policy making process, the US would not want to alienate the Turkish military for the sake of Erdogan, who may hesitate to bow to the American demands in many occasions.
* This is one of my old writings (2001) appeared on Media Monitors Network, a daily online newsletter. I re-posted here without revising and updating its content.
Source:
© 2001 Levent Basturk
Copyright © 2001 Media Monitors Network. All rights reserved.
Subscribe to:
Posts (Atom)